Tılsımı Arayanlara

Tılsımı Arayanlara

Yaşamın içinde ısrarla efsun arıyor, sayılar istiyoruz. Rüyalar, mistik birkaç yol. Temizlenmek, iyi insan olmak, yürüyebilmek için hakikatten evvel düş kurmaya hasret çekiyoruz. Şifalı otlar, kaynayan sular, tütsüler. Biraz karanlık, tınılı bir ses, gaybdan haberler, sırlı hâller ve işte nihayet geldin ey kurtuluş! Biz seni duru ve saf özünle takdir edemiyoruz. Mağaralardan, ağaç kavuklarından, rüyalardan türlü dalkavukluklarla bulacağımıza inanıyoruz. Fakat sen diyorsun ki: Kitabı okuyun. Kabul edemiyoruz, hakikate böyle sade bir yolla erişilebilir mi? Günde 50 kere dosdoğru yolu talep edip, eğri büğrü yolların telaşıyla dönüp duruyoruz. Kıvılcımlar, fısıltılı ve kâfiyeli sözler istiyoruz. Açıktan açığa Müslümanım demekle göğsü dolup taşan Ömer’i anlayamıyoruz. Müslümanım demek yeterince havalı ve entelektüel gelmiyor. Sadece Müslüman olmak yetmiyor bize, nasıl yetsin. Kederlerimizin tesirini yönetebilmeyi, onlardan öğrenmeyi değil; onları unutmayı istiyoruz. Damardan alamadığımız uyuşturucuları başka kutsal(!) isimlerle enjekte ediyoruz bünyemize. Uyuşmuş bilincimizin vaziyetineyse huzura ermek diyoruz…

Sırlı bir duruş istiyoruz, duru gönüller değil. Pırıl pırıl okyanuslar bizi ilgilendirmiyor, bulanık ve kuytu sularda arıyoruz huzuru. Kapalı kapılar ardında. Şehrin ortasında vakarla yürüyen, eminliği ile sıyrılıp gelen Rasullullah’ı (s.av.) bir yere koyamıyoruz hayatımızda. Dürüstlük, sadelik, eminlik etkileyici gelmiyor bize. Ashabımın her biri yıldızlar gibidir, demişken: Ashabı tanımıyor bilmiyor, onları örnek almıyoruz düştüğümüz yerde. Bize isminin önünde profesör yazan insanlar lâzım. Hatta ashabtan örnek vermeyi avam buluyoruz büyük binalarımızda.

Sözün az ve öz olması üzerinde peygamberimiz bu kadar durmuşken; karışık ve uzun konuşmayı/ yazmayı maharet biliyoruz. En çok en iyi en güzel ben biliyorum, demenin bir yolu da bu. Söylediğimi herkes anlayamaz, çünkü çok üstünüm’ü ustalıkla vermeyi şiar ediniyoruz. Oysa, esas bilge, en karışık konuları dahi açık şekilde ifade edebilendir. Fakat bunun da üzerinden kolaylıkla atlayıp geçiyoruz. Bugünlerde böyle, biz ne yapalım? Mecburen uyum sağlıyoruz.

Azlardan olmayı öven bir dine mensubuz. Günlerimize elbette bunu da unutarak başlıyoruz. Daha çok insan, daha çok beğeni, onaylanma, yayılma, ün arzusuyla kavrulurken; arada bir yavaşlamaktan sadelikten bahsedip kalabalıklaşmaya  devam ediyoruz. Kalabalık ve kabalık sözcükleri ne kadar benziyor birbirine. Bereket, ikisinden de ne uzak.

Beslememiz gereken önce ruh ve kalpken makinanın yağıyla suyuyla uğraşmaktan çalıştırmaya fırsat bulamıyoruz. Yemek ve uyumaktan, zevklerden ibaret günler içinde arada bir ayet ve hadislerle romantikleşmeyi ihmal etmiyoruz. E canım o kadar da boş değil kalbimiz. Kandilden kandile ağlayacak kadar yer ayırdık Rabbimize. Unutmuş değiliz! O kadar da değil. Ayetlerle hadislerle yaşamak değil de arada bir söyleyip geçmek neyimize yetmiyor? Yok daha neler, bize yaşam örnekliği yapmak için seçilmiş peygamberleri tanıyıp bir de onlara benzemeye mi çalışacağız. Bunca işin içinde? O kadar da değil.. Sonuçta bizden beter olanlar da var. Rabbimiz bu sizi bağlamaz dese de böyle düşünmek kendimizi uyutmak için yeter. İnsanın üstüne bu kadar da gelinmez ki canım!

Biz de Müslümanız… 

Acaba bu savunmayı kime karşı yapıyoruz? Vicdanımızın pusulası Rasulullah’ı önümüze getirdikçe elimizi belimize koyup, O’na mı söylüyoruz: E canım peygamberim biz de Müslümanız. Ama yani bugünkü şartlarla ancak bu kadar oluyor. Kime söylüyoruz? Kime kızıyoruz tam olarak, Allah’ın ayetleri önümüze gelince? Uyaran kardeşimize mi, yoksa aslında kuralların sahibi olan Rabbimize mi? Bizim derdimiz kiminle? Biz kimiz? Yetmeyen ne ola ki kitaba meylimiz yok. Rasullulah’ın sözleri değil de çaput bağlanan ağaçlar nasıl daha çok hoplatıyor kalbimizi? Mucize anlayışımızı fantastik filmlerden değil alemlerin Rabbinden öğrenmemiz gerekmiyor muydu?

Hz. Süleyman’ı kuşlarla konuşturan, Hz. Musa’ya denizi yardıran Allah, Hz. Muhammed’e (s.a.v) mucize olarak Kur’an’ı Kerimi vermiştir: Kelimeleri. Hz. Adem’i meleklerden üstün kılan, eşyanın isimlerini ona öğretmesidir: Kelimeleri. Melekler bu bilgiyle Subhansın Allah’ım demekten kendini alamamışken, Rabbimizin kelimeleri bizde yaprak oynatmıyor. Kur’an kendimizden geçmemizi değil, kendimize gelmemizi emrettiği için sıkıcı geliyor bize, doğru. O hâlde ölüm anında kolaylığı ve cennet muradımızı, kitabı bize emanet eden Rabbimizden değil, nice batıl ve uydurma yoldan mı umalım? Neden, biz deli miyiz? Elimizi ateşe sokup, su bekliyoruz. Birbirimizi dirsekle dürtüp, ben daha efsunluyum’u vermek için çıldırıyoruz.

Rasulullah sallahu aleyhi ve sellemin en büyük hüneri; olduğu gibi bir insanken iyilikte ve doğrulukta sebat etmesiydi. Esas tılsım, kötüye de selam deyip geçmek taş atana ekmeğini ikram etmekti, gelemeyene gitmekti. Kulluk, büyük gösteriler değil, sebat edebilme becerisiydi. Öfkeyi yutmak, Allah’a teslim edebilmek, örtmek, başa kakmamak, ibadette ihlasla ısrar edebilmekti. Ashabına da bunu öğretti. Şimdi biz ellerimizle gözümüzü, kulağımızı kapatıp; kalbimizi de ısrarla uyuştururken insanlığımıza dair bir derdimiz yok. Neden olsun? Emek vermek uzun, sıkıcı, dikenli yol. Bunun yerine yeni sırlar, batıl yollar arayıp duralım. Bu hâlimize delinin dahi güldüğü kesin.

 

Yorum yap