Taşta Biten Çiçeklere

Taşta Biten Çiçeklere

Eğer sizin için sakıncası yoksa metini okumaya başlamadan evvel müziği başlatmanızı rica ediyorum. Keyifli okumalar diliyorum.

Pek kıymetli bir arkadaşımın hediye ettiği kitabı okuyordum: İncelenen Hayatlar. Doktor ve danışanların seanslarını ele alan kitabı, arkadaşımın tahmin ettiği gibi sevdim. Cerrahların ameliyatları, tamircilerin başka ustaları dikkatle izlemeyi sevmesi gibi. Ruhun parçalarının sökülmesi, incelenmesi, yerleştirilmesi yıllardır ilgimi çeker. Kendimi bildim bileli, içimde onlarca kişi gezer. Başka şehirlerde, mahallelerde, başka yaşlarda yürürler. Akşamüstleri eve dönerken -ki eve dönmek ne büyük iştir- kalabalık caddelerde teker teker her yaşıma selâm veririm. Onları yoluma çekemem, yollarından edemem. Hep aynı sahneleri, aynı seneleri tekrar yaşarlar. Biri hep 7 yaşındadır, biri 9, biri 15…

İki yıl evvel söyle yazmıştım: Sanki bütün parçalarımı söktüm, masaya koydum tek tek. Geri yerleştirmek istiyorum ama bu parçalar çıktıkları yere artık uygun değil. Değiştim. Ne yerleşme noktaları ne parçalar aynı değil.

Ya kendimi masada öylece bırakacaktım ya da deneye yanıla, ağrıya ağrıya devam edecek, nihayetinde etimi ruhuma dikip tamamlayacaktım. Yeterince bırakılmış olduğuma karar verdim. Kendimi, bırakamazdım. Bin Dilâra vardı, bir Dilâra vardı. O biricikliğe ulaşmam için bütün parçalarımı doğru yere doğru şekilde takmam lazımdı.

Danışan, küçükken yaşadığı mahrumiyeti, ailesinin ilgisizliğini, pek çok dehşetin bulunduğu sinir bozucu ve iç kaldırmayan sahneyi alaya alarak, gülerek anlatıyordu. Aslında doğrusu şu: Onlarla dalga geçebilirse anlatabiliyordu. Eğer ciddi ciddi hepsini dile getirse ya ağlamaktan konuşamayacak ya ailesini affedemeyecek ya da başına gelenlere bugünkü aklıyla baktığında hayretinden deliye dönecekti.

Güneşli günlerden buraya gelenlerin çok da anlayabileceği şeyler değil söylediklerim. Anlamamaları suç da değil. Hiç aç uyumamış olan, o hisle uykuya dalmak için nasıl uğraşılır, bilmez. Bir ekmek için 4 saat araba geçsin diye beklemeyen, gerçekten ekmeksiz bir ev olduğunu tahayyül edemez. Ona, her evde varmış gibi gelir.

Korkusuz uykulardan buraya gelenlerin duyabileceği şeyler değil söylediklerim. Duyamamaları suç da değil. Kulak göz ve gönül; büyüyor. Karanlıkla, çaresizlikle, biten yollarla büyüyor. İnsan onları küçükken büyük büyük yaşıyor da yetişkin olunca dönüp bakmaya, dile getirmeye feri kalmıyor. Küçükken yaşadığını büyüyünce görüyor. İşte bu görmekle kişi ya deliriyor ya veli oluyor. Ya zalimliği katlayarak geri kusuyor ya da incitmemek en büyük düsturu oluyor. Ortası yok, kendi elini kendisi tutmuş olanların.

O danışan, alay etmese terk edilmesiyle, kızması gerecek. Peki ya kızacak kimse yoksa? Ne kızmak ne küsmek için muhatap kalmamışsa. Giden, bunları da alıp varlığın kökünü kazıyarak gitmişse. Doktor şöyle söylüyordu: ”Bana o an çok garip geldi. Kızması, hesap sorması gereken sahneleri hatırladıkça gülüyor, kahkaha atıyor, dalga geçiyordu sahnelerle.” Danışanın yüzünü canlandırdım: Dişlerini sıkarken buldum gülüşlerinin arasında. Muhtemelen arada bir ellerini yumruk da yapıyordur.. Kendime şöyle söylerken buldum: Hiç garip değil.. Hiç garip değil.

Akşamüstleri hâlâ yürüyorum. Yine bir sürü Dilâra ile karşılaşıyorum. Ancak şimdi birbirimize gülümsüyoruz. Her birinin adımları bende birleşiyor. Hiçbiri, hatırlayınca ağlanması gereken yerlere gülmüyor. Aferin onlara, akıllı kızlar 🙂 Canlarım benim!

Kendime bir dost eli uzattım.  Dokuzsa da doğurdum kendimi, kendime en yakın arkadaş yaptım. Hamdu senâ.

Yorum yap