sen de bir fanisin leyla, jiletin varsa göstereyim

sen de bir fanisin leyla, jiletin varsa göstereyim

Okumayı sever misiniz?

Biliyor musunuz, ben hiç sevmezdim hatta ve hatta kitaba para verilmesini ziyan bulurdum. Hatta şöyle derdim ”bu para kitaba verilir mi!” ki o zamanlar ekonomi böyle değil! O zamanlar liseye başlamışız. Bir arkadaşım vardı, hayır, dostum, canım ciğerim. Sonra cansız ciğersiz de yaşandığını öğrendiğiniz bir yer oluyor dünya, olsun. Her neyse, o kitap okumayı çok severdi. Sevmek şöyle dursun, kitapla yaşardı. Kitapların içinde yaşardı. Edebiyat öğretmenimiz ondan emanet kitap istemiş de vermemiş ”ben kitaplarımı emanet vermiyorum” demiş. Ama bana, ben okumak istemezken getirmişti. Kaç türlü seni seviyorum deme şekli var insanın, biri de buydu. Kitapları sevmiyordum ama arkadaşımı seviyordum. Hatırına aldım açtım, Simyacı’yı okudum. Çok da sevdim. Hayret!

Sonra kitapçıları gezdirdi, başlarda sıkıldım. Evet evet inanın. Şimdi beni kerpetenle zor çıkarırsınız ama o gün yabani bakışlarla dolandım. 2000 pasajı, Adapazarı’na gelirseniz meşhurdur. Ama onun kitapçısı postahanenin sokağındaydı. O zamanlar internetten sipariş pek gündemde değildi. O da kitapçısına sipariş eder, gelince teslim alırdı. Aslında bu bir hukuk da kurmaktı. Ne güzel bağlar, hatıralar.

Kopmak için, bağlamış olmak gerekir, değil mi? Bağ, kelimesi üzerine hiç düşündünüz mü? Üzüm bağları mesela. İç içe, sımsıkı. Üzüm de üzmek kökünden gelir. Bağından ayrılan parça üzgündür. Bağdaki dallar birbirine bağlanmıştır. Çekseniz gelmez, kopmaz. Kesmek gerekir. Kalpten kalbe kimi bağlar da böyledir. Sımsıkı. Kopmaz. Çekseniz, sarkar, ayrılmaz.

Ancak bir el gelir, keser. İşte burada kader, deriz. Nasip, deriz. Nefes alır veririz. Evet, her şeye rağmen.

İşte efendim 2000 pasajında bir kitapçıda Yüzüklerin Efendisi’ni görmüştük, set. O zamanın parasıyla 80 veya 100 liraydı. Demiştim ki ”Vooaahh bu para kitaba verilir mi!”. Evet, işte tam böyle biriydim. ”Vooahhhh” diye şaşıran, kitaba ölse o parayı vermeyecek olan.

Sonra ne mi oldu dersiniz? Bütün bursumu kitap setlerine yatırıp ay boyu aç gidip geldim fakülteye :)). Çünkü okumak sizi ehlileştirir. Terbiye eder. Hele bir de okuduklarınızı mütaala edebiliyorsanız aman Yarabbi! Ne lezzet ne keyif. Dedikoduyu önler. Diğer hayatları merak etmez; kim, nerede, ne yemiş içmiş, ilgilenmezsiniz.

Bizim burada Serdivan civarı özellikle Mavi Durak alanı meşhurdur öğrenciler için. Buralarda türlü türlü kafeler bulunur. Öğrenciliğimiz boyunca 3 kere gittim mi, bilmiyorum. Kalabalık, gürültü, kahkahalar bizi boğardı. O zamanlar ”biz” olduğumuz insanlar vardı. Henüz bir el gelip kesmemiş. Üzüm bağları da üzümleri de yerli yerinde. Kimse üzgün değil.

Okumak okumak daha okumak. Ödevler yapmak, yazmak, düşünmek, tartışmak saatlerce.. Tarihi, coğrafyayı, kuşları, dağları. Bir ziyafet sofrası ki tadı damaktan silinmez. En tatlı alışveriş ilim üzere olanmış, o günlerde anlıyorum. Öğrenmek, okumak, yağmur ve yürümek şifâ deryası bizim için. Muhabbet, ne güzel şey.

Bugün Sümeyye ile bahçede çay içtik. İşte bana kitapları sevdiren arkadaşımı andık. Dedi ki ”Hatırlamak da kötü, üzülüyorsundur, keşke olmasaydı diyorsundur.” Ona dedim ki ”Şimdi seninle güzel bir yemek yedik, çay içiyoruz. Nicedir komşuluk ediyoruz. Bir sürü hatıra birikti. Güldük, ağladık, sevindik. Olabilir ki gün gelir beni sevmezsin, olabilir ki hayatlarımızdan çıkarız. Öyle ki selâm bile silinir. O zaman diyebilir miyim ‘Sümeyye ile hiç yakın olmasaydım, hiç tanımasaydım”. Hayır, demem. Çünkü iyi ki yaşadık. İyi ki sevdik ve paylaştık. Olabilir, yol biter. Yabancı oluruz. Keşke olmasa ama hayat bu ya sana, olur. O zaman derim ki iyi ki güldük, sevdik, bildik birbirimizi. Hatıralar tatlı birer sayfa olur içimizde. Akla geldikçe ısıtır. Keşke gülmeseydik, keşke soframız olmasaydı, demem. İyi ki vaktiyle oldu, nasip bu kadarmış, derim.

Sümeyye dedi ki ”Bu senin gönlünün genişliği. İnsanlar tek bir kötü durumdan sonra neler söylüyor, neler düşünüyor..”

O zaman dedim ki ”Nasıl keşke olmasaydı derim? Birbirimize yardım ettik, güzel işler biriktirdik. Birbirimize öğrettik. Güldük, doyduk, yürüdük, büyüdük. İyi ki oldu. Kuvvet oldu, can oldu. Nice güzel şeye sebep olundu. Sonra yol bittiyse, yön değiştiyse, bağ kesildiyse ve üzümler teker teker döküldüyse.. :)) geçmişi silmek istemek olur mu? İstemem.”

Kırıldığımız, zarara uğradığımız yerlerde kısacık da olsa yaşanan güzel anları kıymetli buluyorum. Kendimizi ayırmak, öteye koymak mümkün. Dün yan yana okyanuslar aşacakken bugün bir kaşık suda boğulmak mümkün. Neden iyi vakitleri de silmek istemek. Sevmek ne güzel şey. Beraber gülmek, öğrenmek, beraber ağlamak ne güzel şey. Lanetlemek niyedir her şeyi geride bırakmak isteyince. Hayır, sövmeden de geride bırakmak mümkün. Bu demek değildir ki beraber bulunmaya ısrar edelim. Hayır, bazen gerçekten yol artık ayrıdır. Aynı kalp, aynı his değildir. İşte buna da kader, nasip, ne yapalım bu da buraya kadarmış, gibi şeyler diyoruz. :))

Sümeyye yine de bütün bunları benim kalbime bağladı. Bense sadece kalple değil bakış açımızla da ilgili olduğuna inanıyorum. Baktığımız yer sıkışık olmasın. Mızraklı olmasın. Sert olan kırılır, esnemek kuvvetin bir başka yönüdür. Kendimizden ayırmak istediğimiz veya ayırmak istemesek de dökülen üzümleri ezmeye, ardından sitem etmeye, keşke de bağımda o üzüm hiç bitmeseydi demeye yakın değilim. Düşen üzümü yerine takmaya çalışacak kadar Leyla da değilim. Kabul için düşen üzümü çiğnemeye gerek yok diyorum, hepsi bu.

Hatıralar, benim güzel, sevimli dostlarım. Sarılınca kesikler de atabilirler. Ellerinden jiletlerini alamam. Fakat ruhuma bir zırh giydirebilirim. Ne dokunursa dokunsun, kendisine geri döner. İşte o zaman, kavgası biter insanın. 

 

Yorum yap

2 yorumlar