Niyet, Tevbe ve Amel

Niyet, Tevbe ve Amel

الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُّ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ أَجْمَعِينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

سُبْحَانَكَ لَا فَهْمَ لَنَا إِلَّا مَا فَهَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْجَوَّادُ الْكَرِيمُ

رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَ يَسِّرْلِي أَمْرِي

وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

وَاُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَاد

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam Resûlümüz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem), onun ailesinin, ashabının ve onlara güzellikle tabi olanların üzerine olsun.

Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize öğrettiğinin dışında  ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi en iyi bilen her işi hikmetli olansın.

Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize gerçeği anlattığının dışında bizim anlama imkânımız yoktur. Şüphesiz Sen çok cömertsin ve çok ikram sahibisin.

Ey Rabbim! Göğsümü ferah eyle, işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz de sözümü anlasınlar.

Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görendir.

Rabbim dersimizi bereketlendirsin. Konuştuklarımızla duyduklarımızla amel etmeyi, onlarla yürümeyi bize gerçekten nasip etsin. Bismillah. Elhamdülillah. Vessalatu vesselamu âlâ Resûlullah.

Bugünkü ders başlığımız Niyet, Tevbe ve Amel. Büyük âlimler bir kitap yazacakları zaman Gazâlî olsun, İmam Nevevî olsun ya da  bildiğimiz başka isimler, sahabeden beri eser ortaya koyan isimler ne zaman bir kitap yazacak olsalar, bir şey yapacak olsalar bunun hep ilk sayfasına niyet hadisini koymuşlar ve böyle olmasını da tavsiye etmişler. Hadisi detaylıca inleceyeceğiz, şimdi bir kıssa ile devam edelim.

Bir gün İmam Gazâlî’nin evini basarlar ve evdeki her şeyi çalarlar, talan ederler. İmam Gazâlî’nin kitabını da alırlar. İmam Gazâlî ölüm tehlikesine rağmen eşkıyaların peşine düşer, kitabını geri alabilmek için ve yollarını keser. Eşkıya der ki: ‘’Eğer canını seviyorsan önümüzden çekil.’’ İmam Gazâlî endişeli bir tavırla cevap verir: ‘’Efendim, sizin aldığınız hiçbir şeyde benim gözüm yok ancak kitabımı aldınız ve kitabımda  bütün ilmim vardır, kitap size yaramaz ama onu benden alırsanız  ilmim gider.’’  Eşkıya da kahkahayla güler ve küçümseyerek Gazâlî’ye der ki: ‘’Biz senin ilmini almadık sadece kitabını aldık. Eğer senin ilmin, kitabın yokken yoksa bu nasıl ilim?’’ ve tekrar kahkaha atarak gider. Gazâlî’ye de kitabını geri verir. İmam Gazâlî diyor ki kendi ağzından okuyoruz, ‘’O anda eşkıyanın söylediği beni o kadar sarstı ki geriye döndüm ve bütün kaynaklarımı ezberlemeye oturdum ve üç yıl içinde bütün eserlerimi, kaynaklarımı ezberledim.’’ Allah bilir kaç külliyat ezberledi. Sonra diyor: ‘’Birisi artık benim defterimi, kitabımı alacak olsa da ilmim yerindeydi.’’

Bu hadise beni şöyle etkiler: Bir ilim sahibi olan kişi kitaba, deftere bağlı olmamalı, hele ki anlatıcıysa bir hocaysa. Gerçekten zihnine, kalbine nakşetmesi lazım. Defteri, kitabı olmasa da bilmesi lazım. Aynı şekilde Müslümanların da en azından farziyetleri konu alan ayetleri, yaşamsal ayetleri çok iyi bilmeleri lazım ezberden. Hangi surede hangi ayet geçer. Mesela; evlilikle ilgili, ticaretle ilgili, çocukla ilgili… Bunları bilip hıfzetmemiz lazım. Tamamını yapamıyorsak bile. Hadisleri de böyle. Günlük hayatta bize lazım olan hadisleri. Bilmediğimizde ne oluyor? Bir dersi dinliyoruz orada belki not bile almıyoruz, not alıyorsak da bir tek defterde oluyor ama kafamızda yine olmayabiliyor. Bu çok yanlış bir durum hepimiz için.

İkinci mesele: Gazâlî’nin peşinden koştuğu kişi, eşkıya yani hırsız. Gazâlî’yi mağdur etmiş durumdalar, evini basmışlar ve eşyalarını çalmışlar. Gazâlî’yi küçümseyerek konuşan kişi bir eşkıya. Ama Gazâlî onun ağzından bir şey çıktığında şöyle demiyor: ‘’Yüzsüz hırsız, hem kitabımı çalmış hem de bana akıl vermeye çalışıyor, hadsiz. Bir hocayla nasıl konuşuyor?’’ demiyor. Diyor ki: ‘’O an, eşkıyanın söylediğini düşündüm ve geri döndüm kitaplarımı ezberledim.’’

 

Yani bir hakikatin bir eşkıyadan gelebileceğini görebilecek kadar nefsini yöneten bir adam. Allah rahmet etsin. Bir hakikat; bazen bir hırsızın dilinden, bazen bir hayat kadınının dilinden, bazen çok ahlaksız dolandırıcı bir adamın dilinden, çok haysiyetsiz bir insanın dilinden dökülebilir. Burada göstermemiz gereken tavır ‘’ Ya sen kimsin de bana bir şey söylüyorsun! ’’ değil de oradaki hakikati duyabilmek olmalı. Çünkü doğru doğrudur, onu yanlış insan söylüyor olsa da doğru doğrudur ama bizler nefsimizi rahatsız eden uyarılarla karşılaştığımız zaman muhatabımıza diyoruz ki: ‘’ Sen daha şunları, şunları, şunları yapmıyorsun. Kalkıp bana söylüyorsun.’’ Mesela karşımızda örtüsüz bir hanım olsun, namaz da kılmıyor olsun. Biz de namazımızı biraz geciktirmiş olalım. Hanım: ‘’Bak, namaz saati geçiyor.’’dese; dilimizle söylemesek bile surat ifademiz şunu söylüyorsa: ‘’Bunu bana sen mi söylüyorsun!’’ Burada kibir var demektir. Kendisi yapmasa da o an söylediği şey doğru. Bu çok önemli. Niyetimde bunu anlatmak yoktu ama hadisi ezberden okuyamayınca, kontrol etme ihtiyacı duyunca bunu da paylaşmış oldum sizinle. Şimdi okuyorum.

عُمَرُ بْنُ الخَطَّابِ رَضِي اللهُ عَنْهُ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ و سَلَّمَ يَقُولُ: اِنَّمَا الاَعْمَالُ بِالنِيَّاتِ و اِنَّمَا  لِكُلِّ امْرِيْ مَا نَوٰى. فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ اِلَى اللهِ و رَسُولِهِ فهِجْرَتُهُ اِلَى اللهِ و رَسُولِهِ، و مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا ،اَوِ اَمْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فهِجْرَتُهُ اِلَى مَا هَاجَرَ اِلَيهِ

Hz. Ömer (ra) Sallallahu aleyhi vessellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

’Muhakkak ki yapılan işler niyetlere göredir, niyetlere göre değer kazanır, geçerli olur. Şüphesiz herkese yaptığı iş için niyetinin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah(cc) ve Resûl’üne(sav) ise hicreti gerçekten Allah(cc) ve Resûl’ünedir(sav). Kim de elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret etmişse onun hicreti de uğrunda hicret ettiği şey içindir.’’

Kim ne için yola çıktıysa elde edeceği de budur, diyor. Sahabeler toplu şekilde hicret ediyorlar fakat onların içinde bir sahabe var. Aklında hicret etmek yok aslında. Bir hanımla evlenmek istiyor. Hanım da diyor ki: ‘’Hicret edersen’’ Adam da sırf bu kadınla evlenebilmek için o yolu da göze alıyor, hicreti de göze alıyor ve kadının dediği şeyleri yapıyor. Adam da sırf bu kadınla evlenebilmek için o yolu da göze alıyor, hicreti de göze alıyor ve kadının dediği şeyleri yapıyor. Sonra bu hicret gerçekleştiğinde de sahabe efendilerimiz soruyorlar, diyorlar ki: “O, bu yüzden hicret etti, onun hicreti kabul oldu mu?” Resûlullah (sav) da diyor ki:

Herkesin hicreti niyet ettiği şeyedir. Kim Allah rızası için hicret ettiyse onun hicreti Allah’adır(cc) , Resûl’ünedir(sav). Kim de başka bir şey için hicret ettiyse onun da hicreti onadır.”

Diyor ki: ‘’Bu adam evlendiği kadına hicret etmiş, Allah için hicret etmiş bir durum değil.’’ Tefsir derslerinin başında niyetle ilgili başka bir hadis okumuştum. O da neydi:

Kimin niyeti tam olursa Allah’ın(cc) yardımı o derece tam olur. Kimin niyeti azalırsa Allah’ın(cc) yardımı da o derece azalır.

Bu beni çok etkileyen bir hadis. Biraz sonra ilk okuduğumun üzerinde duracağım ama şimdi biraz bundan bahsetmek istiyorum. Hakikaten biz bir işe başladığımızda bu bir dil öğrenmek olabilir, çocuklarımıza iyi davranmak, eş ile arayı düzeltmek, komşularla bir şey yapmak, herhangi bir konuda sebat etmek, yeni bir karar vermek…. Her şey olabilir. Bir durumla ilgili harekete geçtiğimizde ilk an motivasyonumuz yüksek olur ve deriz ki: “Bunu yapmak istiyorum.” Hele ki bu Allah’ın da hoşuna gideceği bir amelse o zaman deriz ki: “Allah’ım(cc) bana yardım et, namazlarımı ezan okunur okunmaz kılmak istiyorum, şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum.” Ve gerçekten bir hafta bu çok güzel ilerler. Ondan sonra şöyle demeye başlarız: ‘’Ya o kadar da gerek var mı?” “Bunu da yapsam mı?” Böyle söylemeye başladığımız an, amel bizim için zorlaşır ve bir süre sonra onu tamamen yapmamaya başlarız. Burada Allah’ın(cc) yardımının eksildiğini  görüyoruz. Çünkü Allahu Teâlâ(cc) açık açık bize bildiriyor ki:

Siz niyetinizi korursanız ben de size yardımımı korurum ama siz niyetinizi azaltırsanız ben de yardımımı azaltırım.

Bu çok önemli herhangi bir iş öğreniyorken, yola çıkmaya karar vermişken, bir Allah’ın(cc) yardımıyla iş yapmak var bir de kendi gücümüzle iş yapmaya çalışmak var. Allah’ın(cc) yardım ettiği her husus insana kolaylaştırılır ama niyetimiz ne zaman azalıyorsa Allah’ın(cc) yardımı azalıyormuş. Bu aklımızdan çıkmaması gereken bir durum. Kur’ân’ı Kerim öğrenmek, hadis ezberlemek, Allah’ın(cc) sevdiği herhangi bir ameli yapmak bunlar hep sebat olduğunda kıymetli şeyler. En sonda da amellerden bahsedeceğiz. Sebat edebilmemiz içinse niyetimizi hep tazelememiz lazım. O yüzden Kur’ân, ‘’Zikra’’ yani tekrar etmek üzerine kurulmuş bir kitap. Bizim hep yeniden hatırlamaya ve niyetimizi de hep tazelemeye ihtiyacımız var. Mesela ben tesettürlüyüm, neden tesettürlüyüm? Allah(cc) rızası için tesettürlüyüm. Bu bende bir alışkanlığa dönüşmemeli, bir gevşekliğe beni sevk etmemeli. Hep ilk günkü dikkatle hareket etmeliyim veya namaz, neden ben namaz kılıyorum?  Allah(cc) emrettiği için kılıyorum. Bu çok kıymetli bir amel. Niyetimizi böyle her namazda en azından her gün tazeleyebilsek ona karşı gayretimiz ve dikkatimiz de inşallah artar. Bütün konulara bunu yayabiliriz. Hep niyet tazelememiz lazım. Çünkü unutuyoruz.

Büyük savaşlar o kadar uzun sürermiş ki savaşın sonunda insan neye savaştığını unuturmuş. Bazen biriyle biri küser ve yıllar boyu o küslük sürer, hatırlayamazlar neden küstüklerini ya da birine karşı bir kırgınlık vardır ama akla gelmez. ‘’Neden kırılmıştım, hatırlamıyorum.’’ Bazen kargaşa, kavga, tartışma yani fiil o kadar uzun sürer ki neden olduğunu insan unutur. Maalesef kulluk da böyledir, çok da tehlikelidir. Şuurlu bir şekilde dine girdikten sonra belki gerekliliklere kendimizi o kadar kaptırırız ki şunu yapmam lazım, bunu yapmam lazım, onu yapmam lazım, oraya da gitmem lazım, şunu da halletmem lazım…

Buna o kadar kendimizi kaptırırız ki neden bu yola çıktığımızı unuturuz. Neden bu yola çıktığımızı unuttuğumuzda ne olur? Her şey bir alışkanlığa döner, ibadetlerden keyif almayız ve üzerimizde bir gevşeklik hasıl olur. İbadetler keyif almamız gereken eylemler değil; ibadetler bizi disipline eder, toparlar, hayata karşı daha dingin, sağlıklı bir yerden bakmamızı  sağlar. İbadetler bize zevk ve keyif vermek zorunda değil. Ama ibadetler bizi biçimlendirir, güzelleştirir, uzun vadede bizi tedavi eder. Serum takılmak gibi. O an  vücudumuza bir şey girdiğini hissetmeyiz, serum damla damla insana bir besin verirken hissetmeyiz ama bittiğinde hasta gözlerini açar, kendisini daha iyi hisseder. İbadetler aynı böyledir. İmtihanlar ise dan diye vurulan yakıcı iğneler gibidir. Bir vurulur anında hissedersiniz. ‘’Aaa! Ne oldu şimdi?’’ deriz. İğne vurulduktan sonra etkisini gösterdiğinde on dakika içinde başınızın ağrısı geçmiş olur. İbadetler serum gibi, imtihanlar iğne gibidir. Birkaç tane Hadis-i şerif okuyacağım:

Helaller bellidir, haramlar bellidir.’’   الحَلَالُ بَيِّنٌ، الحَرَامُ بَيِّنٌ

‘’Ameller niyetlere göredir.’’      اِنَّمَا الاَعْمَالُ بِالنِيَّاتِ

‘’ Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. ‘’    إِنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ، لَا يُقْبِلُ إِلَّا طَيِّباً

‘’Kişinin kendisini ilgilendirmeyen işleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”    مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ المَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ

Helaller açık, haramlar açıktır.” Bunlar açık haramlar üzerinde tartışmamamız gerekiyor. Ve helallere niyet etmemiz gerekiyor. “Ameller niyetlere göredir.” Bu çok önemli bir mesele. Mesela bir insanın patronu dindar diye namaz kılması. Allah rızası için namaz kılmıyor, patrona gösteriş yapmak için namaz kılıyor. Bu namaz, makbul değildir. Yine diyelim biri normalde örtünmeyi düşünmüyor ama sırf sevdiği insan dedi ki: “Ben örtülü kızları çok seviyorum.” Allah rızasını gözetmeden sadece gidip bir erkek için örtünmek, yine bu niyeti bozan bir husus. Yaptığımız amelleri sadece Allah için yapıyor olmamız gerekiyor. Belki başka birisi için niyetle bir ibadet ortaya konmuştur ama sonra kişi bunu öğrenir. O zaman ne yapmamız gerekir?

İkinci başlığımız bu olacak zaten. Tevbe etmeli ve sadece oradan sonra ibadetini Allah için yapmalı. Burada bir sorun yok. Hayat boyu namaz kılamaz mı, hayat boyu örtünemez mi, hayat boyu dikkat edemez mi? Hayır, tabii ki. Ama kullar için yaptığı şeylerden kişi tevbe etmeli ve sadece Allah(cc) için yapmalı. Mesela Ramazanda oruç tutarken ‘’Hem oruç tutayım, hem kilo vereyim’’ dediğimiz an sevap bitti, oradan alacağımız hiçbir ecir kalmadı. Allah hem … hem de … cümlelerini kabul etmiyor. Sadece Allah rızası için oruç tutarız, orucun bir getirisi olarak bedende bir hafiflik olamaz mı? Olabilir, bunda sorun yok. Ama hedefimiz kilo vermekse oruç tutarken orucun sevabı gitti. Niyetimiz sadece oruç tutmak olacak, niyetimiz sadece namaz kılmak, niyetimiz sadece Allah(cc) istediği için örtünmek, niyetimiz sadece Allah(cc) istediği için o dükkândan alışverişi kesmek… Mesela o dükkânda içki satılıyor, oradan alışveriş yapmamamız lazım. Çünkü Allah Resûlü(sav) ne demiş:

İçkiyi getirene, götürene, taşıyana, içene hepsine lanet olsun.

Allah Resûlünün(sav) lanet ettiği bir yerden ekmek almayalım, hiçbir şey almayalım. Bu da böyle bir detay olsun bize. Niyet, yapılan bütün işler için gereklidir. Yine niyet etmeyi alışkanlık hâline getirmemiz lazım. Aynı besmele mevzusu gibi. Bir söz vardı çok hoşuma gitmişti:

Yaptığın her işte hayır elde etmeye niyet et. Çöpleri süpürürken bile.”

Yaptığımız işleri küçük görmememiz lazım, niyet hususunda. Kibir yapmayacağız tabii küçük göreceğiz ama şöyle namaz kılmaya kalkacak. Mesela ‘’Rabbim niyet ediyorum Senin benden kabul etmene.’’ Birine selam vereceğiz içimizden geçmeli ‘’Rabbim! Senin rızan için selam veriyorum ya da Rabbim! Senin rızan için bu dersi anlatıyorum ya da Rabbim!  Senin rızan için şimdi bu dersi dinliyorum, Rabbim! Senin rızan için yola çıkıyorum. ‘’ İçimizden hep bu niyetin geçmesi lazım. Bu niyet kalbimizden geçerse yaptığımız her harekette sevap kazanmış olacağız. Besmele niyeti bize hatırlatabilir. Her işimizde hep niyet edersek çok güzel olur inşallah. Allah(cc) o işi bereketlendirir.

Mümin amel işleyeceği zaman insanların beğenisini kazanma arzusu gütmez.”

Mesela  bu, çalışırken aklıma geldi. Site için sosyal medya hesapları oluşturduk. Dilâra’nın Penceresi. Instagram’dan, Twitter’dan, Telegram’dan, Facebook’tan. Allah(cc) razı olsun kardeşler yardımcı oldular ve birçok hesap oluşturduk, takibini sağlayacaklar. Allah(cc)  beni çok iyi insanlarla karşılaştırıyor. Herkes bu ara bana yardımcı oluyor, çok mesudum. Elhamdülillah. Çok şükür. Gerçekten herkese Allah(cc) razı olsun, diyorum. Neyse, içerik bakıyordum akşam. Cümle seçmeye çalışıyorum ve kitaplardan da alıntılar bakıyorum. İbnü’l Cevzî’nin kitabında şeriatla ilgili bir şey geçiyordu:

Şeriatın beğenmediğini hiçbir Müslüman beğenemez.”

gibi bir cümle geçiyordu. Orada şeriat geçince dedim ki: ’’ Şimdi bunu eklemeyeyim. Şeriat deyince belki de çekinirler korkarlar.’’ diye bir hâl geçti içimden. O cümleyi eklemedim. Sonra bu niyet dersine çalışırken şu cümleyle karşılaştım:

Mümin amel işleyeceği zaman  insanların beğenisini kazanma arzusu gütmez.”

Ve bana bir tokat oldu. Zannediyorsunuz ki hoca, ehil bir insan; değil. Sadece bildiklerini anlatmaya çalışıyor. Bu kadar. Orada birisi yanlış anlasın ya da beğenmesin ya da kendi kendine bir fitne düşünsün ya da hakkımda kötü bir şey düşünsün ne önemi var ki? Hiçbir önemi yok. Sonuçta ben buna inanmıyor muyum? İnanıyorum. İsteyen destekler, istemeyen desteklemez. Şöyle düşündüm: ‘’Farklı fikirleri olanlar için kötü bir zanna sebep olmayayım.’’ ama çekindiğim kelime şeriat kelimesi. Bu ne saçmalık! Nasıl benim kalbimden böyle bir şey geçebilir? Saniyeliğine bile olsa.

Ben bir Müslümanım, Elhamdülillah. Şeriat ne demek? Şeriat Kur’ân-ı Kerim’le yönetilmek demek, Allah’ın sistemiyle yönetilmek demek. Şeriat; İran, Suriye ya da Irak demek değil. Ben bunu biliyorum. Hadi! Başka bir insan bilmiyor, diyelim. Ben bunu biliyorum. Şeriat, Allah’ın kanunuyla yönetilmek demek. ‘’ Aaa! Şeriat, el kesmek demek; şeriat, kendimizi bir yerden bir yere atmak demek.’’ Böyle değil. Allah’ın(cc) kurallarını öğreniyoruz ve gerçekten en mükemmel sistem olduğunu hep birlikte görüyoruz ve evet, bir Müslüman olarak  hangi sistemle yönetilmek isterim. Kesinlikle Allah’ın(cc)  sistemiyle yönetilmek isterim. Burada da netim. O zaman niye İbnü’l Cevzî’nin çok sevdiğim bir alıntısında, cümlesinde şeriat kelimesi geçiyor diye onu koymaktan bir anlık çekindim? Ne yaptım? Orada ne derler düşüncesine kapıldım. O an kapıldım, kapılmışım. Bunu görünce hemen utandım kendimden. Neden de bu hâlimi sizinle paylaştım? İşte böyle hâller olabiliyor ama olmaması lazım, buna tevbe etmem lazım ve kesinlikle bir daha böyle bir durumdan çekinmemem lazım kendi adıma. Siz de kendiniz üzerinden bu örnekleri düşünebilirsiniz. Hiçbir durumda insanların ne düşüneceğini düşünmemek lazım. Allah’la(cc) ilgili bir iş yapıyorsak insanlardan çekinmemek lazım. Aslında pek de çekinen bir insan değilimdir ama şeytan hemen bana bir yaklaşmış. Bunu okuyunca aklıma sabahki hadise geldi. Şeriatı zikretmekten Allah’ın(cc) kanunu ile yönetilmekten tabii ki utanmıyorum ve çekinmiyorum.

Rabbim! Bize kendi sistemiyle yönetilmeyi nasip etsin inşallah. En ehil şekilde, en mümkün şekilde bunu bizlere nasip etsin. Bizi Allah(cc) yarattı. Allah’ın(cc) yarattığı hiçbir kul, Allah’ın(cc) fikrinden daha üstün bir fikir sunamaz kullara. Allah’ın yarattığı hiçbir kul, Allah’ın(cc) indirdiği kitaptan daha üstün bir kitap, daha üstün bir anayasa oluşturamaz bizim için. En üstün anayasa, Allah’ın(cc) anayasasıdır. Çünkü dünyayı yaratan Allah, insanları yaratan Allah, insanların kurallarını da yaratan Allah. Ve ben buna iman ediyorum. Elhamdülillah. Niyet meselesinde niyetimizi hep tazelememiz lazım ki Allah’ın(cc)  yardımı bize daimî olsun, yaptığımız her işte Allah’ın(cc) rızasını gözetmemiz lazım. ‘’Aman, bu da ne der? ’’ e hiç girmemek lazım. Zaten ne yaparsanız yapın bir kulp takan ve beğenmeyen insanlar olacak, o yüzden onları bırakın, bırakalım.

Din; temelde emredilen şeylerin yapılmasına, yasaklanan şeylerin terkine ve şüpheli şeyden uzak durmaya dayanır. Neymiş ilk olarak :

1-Emredilen şeyleri yapmak. İnanıyorsak bunu yapacakmışız.

2-Yasaklanan şeyleri terk etmek. Eğer haramsa %100 terk etmemiz gerekiyor.

3-Şüpheliden de uzak durmak. Şüpheliyi de yapabilirsin değil, şüpheliden de uzak durmak gerekiyor.

Allah(cc) sadece kendisi için yapılan işleri kabul eder. Sadece Allah(cc) için iş yapmak. Hem duyulayım hem de Allah(cc) benimle olsun değil.

Sadece Allah(cc) için iş yapmak, sadece. Bunu bütün işlerimizde düşünmemiz lazım. Sadece Allah(cc) için mi yaşıyoruz? Sadece Allah(cc) için mi bir şey ortaya koyuyoruz? Hangi hâl üzere ölürsek o hâl üzere dirileceğiz. Niyetimizin Allah(cc)’ın rızası üzerine bir yaşam olması lazım ki o şekilde biz ölebilelim inşallah. Bir iki tane daha hadis okumak istiyorum. Sonra tevbeye geçeceğim inşallah.

Riyanın bir çeşidi de şudur ki: Kişi ameli Allah(cc) rızası için yapar fakat sonradan ona riya karışır. Eğer riya, amelin aslına bulaşmışsa başlangıcından beri bulunuyorsa ayet ve hadislerin belirttiklerine göre o amel batıl olur ve boşa gider.

Bir işi Allah(cc) rızası için yapar fakat sonradan ona riya karışır. Amel boş olur, gider. Gitti yani riya karıştı, amel gitti. Riya ne demek? Riyayı Muhammed Emin Yıldırım Hoca şöyle tarif etmişti:

Riya; bir işi desinler, demediler, diyecekler şeklinde yapmaktır.”

Riya ‘’Bir işi şöyle desinler’’ diye yapmak ya da ‘’Şöyle demesinler’’ ya da ‘’Aaa, şöyle diyecekler’’ bu korkularla, bu düşüncelerle iş yapmak riya ama ayrıca bir riya dersi yapacağız inşallah.

Kim gösteriş olsun diye namaz kılarsa şirk koşmuş olur.”

Şirk koşmak, ne demek? Allah’a(cc) ortak koşmaktır. İnsanı küfre sürükler. Allah’ın(cc) affetmeyeceği en büyük günah; Allah’a(cc)  şirk koşmaktır, Allah’a ortak koşmaktır. Herhangi bir varlığı Allah’mış(cc) gibi düşünmek, herhangi bir varlığa Allah’mış gibi boyun eğmek, Allah kadar sevmek, Allah’ın(cc) bulunduğu mevkiye herhangi bir varlığı, ideolojiyi koymak şirk koşmaktır. Kim gösteriş olsun diye namaz kılarsa şirk koşmuş olur, kim gösteriş için oruç tutarsa şirk koşmuş olur, kim gösteriş için sadaka verirse şirk koşmuş olur. Cenab-ı Hak(cc) buyurur ki :

Beni bir şeye ortak eden kişi için ben en hayırlı bölüştürücüyüm. Amelin bütünü de azı da çoğu da o ortak koştuğu ortağına aittir. Ben böylesi bir ortaklıktan müstağniyim.”

Allah(cc) diyor ki:

‘’ Eğer herhangi bir şeyi benimle denk tutarsanız ben oradan çekilirim. Neye ortak koştuysanız buyurun ondan bekleyin bundan sonra ne bekliyorsanız.’’

Bu Hadis-i şerif El-Müsned (Ahmed bin Hanbel’e ait) ve Taberânî’de geçiyor sahih hadislerden. Aman, ne güzel Müslüman! desinler diye namaz kılmak, Aman ne kadar takvalı! desinler diye oruç tutmak… ‘’Desinler diye ibadet etmek’’ bir şirk türüymüş. Biliyorum korkuyorsunuz dinlerken ben de çok korkuyorum. O zaman ne yapalım, ibadet etmeyelim mi? Saçmalamayalım, öyle şey mi olur! O zaman da hepten ateş çukuru. Öyle değil, ibadet edeceğiz ama niyetimizi hep tazelememiz lazım.

Sakın şeytan böyle saçma bir yerden gelmesin. Aaa, ben riyaya bulaşıyorum. Riya korkusuyla ameli terk etmek asla kabul edilemeyecek bir durum. Süleyman bin Davud el-Hâşimî’nin şöyle dediği rivayet edilir:

Bazen güzel bir niyetle bir hadis nakletmeye başlarım. Hadisin bir kısmını naklettikten sonra niyetimde bir değişme olur. Anlaşılıyor ki bir hadisi bile salih niyeti korumak için birden fazla niyete muhtaçtır. ”

Bazen güzel bir niyetle bir hadis nakletmeye başlarım.’’ Şöyle düşünelim: Bazen güzel bir niyetle bir iş yapmaya başlarım ya da Kur’ân okumaya başlarım. Ya da birine dini bir bilgi vermeye başlarım ya da birini ziyarete giderim güzel bir niyetle. Hadisin bir kısmını naklettikten sonra niyetimde bir değişme olur. Bu işin birazını yaptıktan sonra içimden bir ses der ki “Aaa! Beğendiler mi?” “Aaa! Şu da şöyle olacak mı?” “Bu da böyle olacak mı?” Niyetimde değişme olur. Anlaşılıyor ki bir hadisi rivayet etmek bile, herhangi bir ameli yerine getirmek bile birden fazla niyete muhtaçtır. Biz bir işin başında niyet ettik ‘’Bu işi güzel yapacağız, Allah rızası için yapacağız. Sadece Allah’ı razı etmek istiyoruz.’’ diye niyet ettik ya. O iş sürdüğü sürece niyetimizi hep tazelememiz lazım. ’’Rabbim! Beni riyadan koru. Rabbim! Senin rızan için yapmamda yardım et. Rabbim! Beni koru vesveselerden. Rabbim! Şeytanın sağdan, soldan, arkadan, yukarıdan, önümden gelmesine bunların hepsine karşı bana yardım et.’’ diye hep niyetimizi tazelememiz lazım. Okuduğum hadisler Hadislerle İlim ve Hikmet kitabından, İmam Nevevî’nin 40 Hadis Şerhi bu eserin müellifi de İbn-ü Recep el-Hanbelî. Evet, hep dua etmeliyiz. Çünkü dua Allah ile aramızda en büyük irtibat. Ayet-i kerimede ne geçiyor:

Esteizübillah “Duanız olmasa ne kıymetiniz vardı?”      يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ

Şimdi niyet bahsini burada bitiriyorum. Bitmez ama üç tane konu seçtiğimiz için umarım bu kadarı da size faydalı olmuştur. Geliyorum tevbeye.

Tevbe, Arapça kelimesinde bir yeri dönmek demekti sanki. Daha evvel kavramlardan çalışmıştım ama şu an aklıma geldi. Bu derste buna bakmak aklıma gelmedi. Tevbe, sanki bir köşeden dönmek anlamına geliyordu Arapça’da. Bunu da şöyle tarif etmişlerdi: ‘’ Hani o kişi çok kötü bir yoldan gidiyorken ordan döndüğü için tevbe etmiş oluyor.’’ Tevb kelimesiyle bir ilgisi vardı sanki bunun. Tevbe; bulunduğu yoldan dönmek, bulunduğu durumdan dönmek, bulunduğu durumu değiştirmek demek. Tevbe, derinlemesine pişmanlık duymak demektir. Yaptığımız o işten küçük ya da büyük bu hiç fark etmez çok derinlemesine bir pişmanlık duymak. İnsan gerçekten o hususta pişmanlık duyduğunda onu tekrar edebilir mi yoksa ondan elini mi çeker? Elini çeker değil mi? Biz de tevbe ettik fakat tevbe ettiğimiz hususu sürekli olarak tekrar ediyorsak pişman olduğumuz söylenebilir mi? Maalesef söylenemez. O zaman şunu düşünmemiz lazım. Bir insan bizden özür diliyor ama daha özrünü bitirmemişken aynı davranışı sürdürmeye devam ediyor.

O zaman onun özrü bize samimi gelmez ama bazen de bir insan özür diliyorum bile diyemez. Hâli o kadar mahcuptur ki bu hâli en güzel özürdür. Bir insanın yüzündeki mahcubiyet, keder, o utanma hâli alabileceğimiz en güzel özürdür. Çünkü mahcup olan insan, üzülen insan, o hâlini fark eden insan, inşallah aynı hatayı tekrar etmemek için çok ciddi sarf edecektir. Ama üzüntüyle mahcubiyeti ben birbirinden ayırt ediyorum. Gerçekten anlayan insan mahcup olur. Üzülen sadece şunun için de üzülebilir “Şimdi aramız bozuldu, işimiz bozuldu.” Bu; pişmanlık değil, mahcubiyet değil. Mahcubiyet, yaptığı davranıştan utanmak. Çok kıymetli bir durum. Bazı durumlar var mesela hayatta. Yapılan yanlışlar var insanlar arasında. Bir haksızlıkla karşılaştığım zaman özre ya da hesaplaşmaya, karşılaşmaya gerek yok. Eğer haksızlık eden kişi bir gün yaptığı haksızlığı fark ederse bu pişmanlık ona acı olarak yeter. Başka bir şeye gerek yok. Pişmanlık ve mahcubiyet, insana acı olarak yeter zaten. Kişi eğer tevbe ettiyse o kadar kalbi yanar, o kadar huzursuz olur, kendinden o kadar utanır ki Allah’ın merhametine çok daha derinden muhatap olur. Ama hem tevbe edip hem aynı durumu sürekli olarak tekrar etmek sadece gevşekliğe sebep olacak bir şey.

Şimdi tevbe sonuna kadar açık kapı bizim için, Müslümanlar için. Sonuna kadar açık kapı ne demek? Üç başlıkta buna bakacağız:

1- Ölüm anına kadar açık kapı. Ama ölüm anının ne olduğunu da birazdan bahsedeceğim. Son anda edilen tevbe kabul edilmiyor.

2-  En büyük günahı işlesek de bütün günahlara karşı Allah’ın tevbe kapısı açık. Bütün günahlar. Katil de olsa, cinsiyetini de değiştirse, yüz kişiyi öldürdü, belki birine tecavüz etti, hırsızlık yaptı, zina yaptı belki. Aklımızın alamayacağı bütün günahlar. Çok kalp kırdı. Bütün günahlar, her şey olabilir. Hepsi için kapı açık. Kişi gerçekten hatasını anlarsa (ama kul hakkını derslerin başında ayırdık. Ne dedim? Allah kendisi hususunda işlenen bütün günahları tevbe edildiği takdirde affeder, şirk dâhil. Asla şirki affetmem demiyor, kim şirkle ölürse imansız olarak huzuruna gelmiş oluyor. Eğer kişi ölmeden önce şirk koştuğunu, Allah’a ortak koştuğunu fark etti ve tevbe etti. Allah(cc) onu da affedeceğini söylüyor. Kapı yine kapalı değil ama kul hakkı gıybet dersinde zaten direkt söylemiştim. Demiştim ki Allahu Teâlâ(cc) iki kulun arasına girmeyeceğini söylüyor. Kimin kimde hakkı varsa bu kişisel bir hesaplaşma olacak orada bizim aramızdaki hukuka Allah(cc) dâhil olmuyor, aranızda halledin, diyor. Orada bir çekişme dönmüş oluyor o yüzden.) Devam ediyorum. Ne dedik? Ölüm anına kadar kapı açık. Ama son andan bahsetmiyoruz. En büyük günahı işlesek de kapı açık.

3- Binlerce kez tevbe edip bozsak da binlerce kez bu kapıdan gidip geri gelmiş olsak da bu kapı yine açık.

Şimdi ölüm anında neden tevbenin kabul edilmediğine bakalım. Örneğini önce söyleyeyim size. İsra Suresi’nde Firavun’un hadisesi geçiyor. Kaçıncı ayet olduğunu not almamışım. Özür diliyorum.

Firavun Hz. Musa’yı(as) öldürmek üzere arkasından gidiyor askerleriyle birlikte. Hz. Musa Allah’ın emriyle asasını vurduğunda deniz yarılıyor ve kendi arkasından gelenlerle denizin içinden geçmeye başlıyor. Firavun da askerleriyle denize doğru ilerliyor. Hz. Musa ve arkasındakiler karaya ulaştığında yarılan deniz yeniden kapanıyor ve Firavun ve adamları boğulmaya başlıyor. Firavun burada diyor ki: “Musa’nın Rabbine iman ettim, şimdi inandım.” diyor İsra Suresi’nde. Allahu Teâlâ(cc) buyuruyor ki:

’Şimdi mi, Şimdi mi? Oysa sana birçok delil gelmişti.’’

İnsana ölüm korkusu çöktüğü an son nefesinde artık canı çıkacak o ölüm hâlinde. O anda ettiği tevbeyi Rabbimiz kabul etmeyeceğini söylüyor. Çünkü diyor: “Ölüm anında dünyada kaybedebileceği her şeyi kaybetti zaten ruhu çıkmaya durdu, mal geride kaldı, kadınlar geride kaldı, adamlar geride kaldı, işi geride kaldı, hırsları geride kaldı, dünya gözünden çıktı, ömrü bitti çünkü bunu anladı ölüm anı. O an der ki: “Rabbim inandım.” Şimdi mi? Hâlbuki Allah(cc) sıhhatimiz yerindeyken, erkekler kadınlar istedikleri her şeyi yapmaya güç yetirebiliyorken, Allah’ın(cc) sınırlarını gözetmesi gerekiyorken o noktada ibadet etmemiz lazım. Yani gücümüz yerindeyken yapma imkânımız varken Allah(cc) dedi diye yapmayacaktık, Allah(cc) dedi diye yapacaktık böyle bir hayat yaşamamız lazımdı. Ama bunu Allah(cc) muhafaza buyursun böyle yapmadık ve bomboş bir ömür geçirdik. Ölüm korkusu geldi, can bedenden çıkmaya durdu. O an kim korkmaz ki. İnsan ölüm anını hisseder anlar diyor ruhu çıkarken. Mesela diyoruz ki uykusunda öldü. Uykusunda öldü fark etmedi mi öldüğünü. Uyuyordu bir uyandı ‘’Aaa, ben kabre gelmişim mi?’’ dedi. Böyle değil tabii ki. İnsan uykusunda da ölse ölüm anını yaşıyor. Dolayısıyla o ölüm anında kim tevbe etmez ki. Herkes o anda der: “Rabbim beni affet bütün günahlarımı.” Ama Allah(cc) diyor ki:

Buraya gelene kadar tevbe etmiş olmanız lazımdı.”

Şu can çıkma sahnesine gelene kadar tevbe etmiş olmanız lazımdı. Bu böyle ölüm anından kastımız bu. Belki bu adamın ölmesi bir gün de sürebilir, bir saat de sürebilir fark etmez. Olur ya birisi bekler yani can çekişir, o andaki tevbe artık geçerli değil. Çok acı biliyorum. Ama Rabbimiz(cc) çok merhametli o ana kadar elli tane şey çıkardı. Bizim de kafamızı kullanıp tevbe etmemiz lazım. Ve insanı hep tevbeye sevk etmemiz lazım. En büyük günahı işlesek bile asla hiçbir insana “Bundan da adam olmaz. Bunun tevbesini Allah(cc) kabul etmez.”  diyemeyiz. Bu bir hayat kadını da olabilir, bu çok ahlaksız bir adam da olabilir, dediğim gibi en büyük  sapkınlığı ve sapıklığı yapmış insan olsa bile. Eğer ki bundan pişman olursa, tevbe ederse ve onu tekrar etmezse Allah(cc) onu inşallah affeder. Biz bilemeyiz kimin tevbesinin kabul olup olmadığını, kendi amellerimizin de kabul olup olmadığını bilmiyoruz. Ama tevbe bütün günahlara karşı açık sakın günahlarınız sizi “Benden de adam olmaz.” fikrine yöneltmesin. İki uç da bizim için tehlikeli. Allah zaten her şeyi affeder. Allahu Teâlâ(cc) buyuruyor:

Sakın şeytan sizi benim rahmetimle kandırmasın.” وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

Zaten Allah(cc) affeder diye günah işlemek çok büyük bir hadsizlik ve cüretkârlık. Ama aynı zamanda “Benden artık adam olmaz, Allah(cc) benim tevbemi kabul etmez .” diye düşünmek de Allah’a(cc) karşı büyük bir iftira. Çünkü Allah’ın(cc) rahmeti çok geniş. Umutsuzluk şeytandandır, umutsuzluk mümine haramdır. Biz ne kendimizden ne de insanlardan ümit kesemeyiz. Kendimizi geliştirmek için uğraşmak zorundayız, çevremizdekilerin de düzelmesi için uğraşmak zorundayız. Bu olmaz deme lüksümüz yok, son ana kadar uğraşmak zorundayız. Nuh aleyhisselam 900- 950 sene nasıl uğraşmış? Hoşuna gittiğinden mi uğraşmış? Hayır, Allah(cc) devam et dediği sürece devam etmiş. Biz de devam etmek zorundayız, gidemeyiz ve kendimizden ümit kesemeyiz. Sonra binlerce kez bu kapıyı çalıp geri dönmüş olsak da yine de bu kapı açık, bunun bir sayısı hududu yok; ama zaten tevbe ederim niyetiyle işlenen günahlara Allahu Teâlâ(cc) büyük oranda tevbe nasip etmez. Bu da çok tehlikeli bir durum. O an günahı istiyor kişi sonra diyor ki: ‘’Zaten tevbe ederim. Şimdi zevkini çıkarayım, zaten tevbe ederim.’’ Bu çok çirkin bir durum! Nisa Suresi’nde yine geçiyormuş bu ayet-i kerime:

Kötülük işlemeye devam eden ölüm gelince de ‘Tevbe ettim’ diyenlerin ve kâfirin tevbesi kabul olmaz.”  وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ

Allah kâfirle ölüm anında tevbe edenleri aynı anda zikretmiş. Bir kere bu çok büyük bir durum. “Kötülük işlemeye devam eden ölüm gelince de ‘Tevbe ettim’ diyenlerin ve kâfirin tevbesi kabul olmaz.” Kulağımıza küpe olması gereken bir ayet. Ubeydullah diye bir sahabe varmış, maalesef dinden dönmüş, o şekilde ölmüş. Hz Muhammed’in(sav) halasının oğluymuş. Ben buna çok üzüldüm ya. Düşünsenize bir peygamber nelere şahitlik ediyor: amcasının imansız gitmesine, halasının oğlunun imansız gitmesine… Gerçi Hz. Nuh(as) kendi oğlunun imansız olmasına şahitlik ediyor. Bunlar çok acı hadiseler. Zümer Suresi 53. ayeti okuyacağım size şimdi. Resûlullah(sav) bu ayeti okumadan önce demiş ki:

Dünyaya ve içindeki hiçbir şeye bu ayeti değişmem.”

Çok kıymetli bir ayet o yüzden bizim için. Bismillah. De ki :

Ey kendi aleyhinde haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.                يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ

Bütün sınırları aşmış olabilirsin, kendi nefsinden bile ileri gitmiş olabilirsin, Allah’a karşı en büyük hadsizliği yapmış olabilirsin, en çirkin, en rezil duyguları yaşamış olabilirsin her şey olabilir, hepsi olabilir ‘’Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.’’ hâlâ Allah’ın(cc) rahmet kapısı açık, Allah(cc) bütün günahları bağışlar. O, Gafur’dur, Rahim’dir (cc). Bütün günahları bu çok kapsayıcı bir şey.

Hepsini affedebilirim, diyor Rabbimiz(cc). Ne kadar büyük bir müjde. Her bir kul bu dünyadaki en iyi kul olma potansiyeline sahip. Sen biriciksin, Allah katında sadece sen bu dünyada en iyi kulluk yapabilecek kulsun. Bu potansiyel sende var, yanındakilere falan bakmana gerek yok. Direkt sende bu potansiyel var. Çok şerefli ve çok güzel. Ve Rabbimiz(cc) çok merhametli. Kesinlikle günahkâr insana karşı: “Bunun tevbesi kabul olmaz.” dememeliyiz. ‘’ Şu kâfirdir. Bu artık hiçbir şekilde adam olmaz.’’ dememeliyiz. Kimseye tekfir etmemeliyiz. Eğer kâfir dediğimiz insan kâfir değilse o kelime bize geri dönmüş olur. Allah(cc) muhafaza kendimiz dinden çıkabiliriz. Çok tehlikelidir yine. Allah’tan ümit kesemeyiz, bu bizim için helal değildir. Aynı zamanda kimseye cennetlik de diyemeyiz. Resûlullah(sav) saydığı on sahabe dışında kimsenin cennetlik olduğunu söylemiyor. Hatta şehit olduğu söylenen bir sahabe var. Resûlullah(sav) kendisi defnediyor ve mezarının başındayken üzgün bir şekilde bekliyor. Yanındakilerden birisi de diyor ki: “İnşallah şimdi cennettedir, cennet bahçelerindedir şimdi. Cennetlik bir insandır.” Resûlullah diyor ki:

Nereden biliyorsun? Belki kendisini ilgilendirmeyen konularda konuşmuştur ve verebilecek durumdayken cimrilik etmiştir.”

Bunlar, onun cennete girmesini engelleyebilecek şeylermiş. Düşünebiliyor musunuz? Bu da Buhârî’de ya da  Müslim’de geçen bir Hadis-i şerif.

Amellerle ilgili çok kısa bir iki şey okuyayım sadece. Amellerin sürekliliği ile ilgili ders yapmıştık zaten. “İnsan nasıl başsız olamayıp elsiz olabiliyorsa, yine nasıl tesbih ve tekbirler namazda olduğu halde bunlarsız namaz bozulmazsa, iman da tasdiksiz olmaz.” Yani iman eden bunu onaylamalı. Fakat amelsiz olabilir; bir insan bazı amelleri yerine getirmese de ona kâfir diyemeyiz, imansız diyemeyiz.

Zira imanda tasdik etmek, insandaki baş gibidir.”

Birisinin ben iman ettim dedikten sonra bunu yüksek sesle söylemesi ve bunu onaylayan davranışlarda bulunması baş gibidir. Fakat imanda amel, insandaki diğer organlar gibidir. Yani bir insanın iman etmiş olabilmesi için önce bunu kabul etmesi lazım her şeyiyle. Bu imandaki baş gibidir, diyor. Sonra ameller insanlardaki diğer organlar gibidir ama böyle diye insan amel etmeden Müslümanlığını yaşayabilir mi? Ameller zayıf bir noktada mıdır? Hayır, kesinlikle değildir. El ve ayağı olmayanın insanlığından çok şey yitirmesi gibi zina edip günah işleyenin imanı eksilmiştir. El ve ayağı olmayanın nasıl insanlığı eksiliyorsa, hareket davranışları eksiliyorsa, aynı şekilde günaha bulaşan insanın da imanı eksilir. Bir insanın elsiz olması gibi, ayaksız olması gibi, büyük eksiklikler bunlar imanda. İman parçalanır diyor kalbinde. Çok önemli. Eskiler Allah ve elçisinin emirlerine uymakla imanın arttığını, uymamakla da eksildiğini belirtmişler.

 

Bizim kıstasımız her zaman sünnet olacak. Hayatım ne kadar Resûlullah’a(sav) benziyor? Ne kadar bizim hayatımızda sünnetler var ise bizim Müslümanlığımız o kadar. Ama tabii farz namazı kılmayıp ben yemeğe tuzla başlıyorum çok iyi bir Müslümanım demek de tabii ki saçmalık böyle de olmaz. Bir iki bir şey daha söyleyeceğim:

Su nasıl ağaçların büyüyüp güçlenmesine yardım ediyorsa iyi ameller de imanı arttırıp güçlendirir. İmanımızı zayıf hissediyoruz diyelim iyi ameller yapacağız, farzları arttıracağız, nafileleri arttıracağız, insanlara yardım edeceğiz. Ne olacak? İmanımızın belki eli kolu eksikti tamamlanmış olacak, kuvvetlenmiş olacak. İman kuvvetlenince ne olacak? Şeytanın vesveselerine karşı, nefsin zevklerine karşı daha sağlam bir tabiata kavuşmuş olacağız. İnşallah. Çok hoş bir şey daha vardı. Hz. Ali diyor ki:

İman kalpte parlak bir nokta şeklindedir, amel ettikçe bu parlaklık bütün kalbi kaplar. İman önce parlak bir nokta sonra amel ettikçe bu parlaklık bütün kalbi kaplar. İkiyüzlülük ve bozgunculuk da siyah bir nokta şeklindedir. Emirlere aykırı davrandıkça bütün kalbi karartır. Kalp mühürlenmiş olur.”

Ne kadar iyi amellerimizi arttırırsak kalbimiz o kadar parlayacak, ne kadar amelce devam edersek Allah(cc) katında o kadar iyi bir yere yazılacağız. Mahşer gününde kıyamet anında her yer simsiyah olacak. Kapkaranlık olacak, insanlar anadan üryan vaziyette olacak. Hangi yöne gideceğimizi bilmeyeceğiz ama Allah tarafından kaldırıldığımız için akın akın böyle bir yürüyüş hâlinde olacak Hz. Adem’den bu yana bütün insanlık. Böyle bir anı hayal etmenizi istiyorum. Mahşer, kalabalık, karanlık, dağlar tiftik tiftik olmuş, yerle gök birbirine geçmiş, büyük bir ses ve gürültü var, çok kargaşa, ne olacağını bilmiyorsunuz, cehennem bir tarafta kaynıyor ve yolunuzu göremiyorsunuz. Çünkü karanlık bu daha da korkunç bir durum. O kalabalık içinde önünüzü göremiyorsunuz.

‘’İşte böyle bir karanlık ve kargaşa anında müminlerin yüzleri parlar’’

    O gün kimi yüzler de mutludur.   وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ

diyor ayet-i kerimelerde. Bu akşam Gâşiye’den bahsettik. Orada geçiyordu müminlerin yüzleri parlar. Tahrim Suresi’nde de şöyle dua eder müminler esteizubillah:

Derler ki Rabbimiz nurumuzu tamamla.”    يَقُولُونَ رَبَّـنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا

diye dua ederler.Çünkü müminlerin yüzleri aydınlıktır ve müminlerde bir nur vardır, dünyadan getirdikleri iyi amellerin nuru. İşte bu kimseler o karanlık mahşer gününde önlerini görebilirler. Hem önlerini görürler, hem de cennete doğru ilerlemeye başlarlar. Bu cennete doğru ilerleme sahnesinde müminlerin kalbinde bir tedirginlik vardır ya ışığımız yetmezse, ya ışığımız kapanırsa, ya nurumuz kapanırsa diye çünkü nurları ışıkları giderse karanlıkta kalacaklar.

İşte ayette diyor ki: “Onlar derler ki Rabbimiz nurumuzu tamamla.” diye dua ederler. Bu mahşer sahnesi aslında. O kullar cennete ulaşabilmek için dua ederler. Nurumuzu tamamla ve ulaşabilelim bu ışık bize yetsin. O sırada münafıklar onların arkasından seslenirler. Bize de bir parça ışık verin. Bize de yol göstermek için yardım edin. Müminler cevap verir: ‘’Biz ışığımızı dünyadan getirdik, sizin de dünyadan getirmeniz gerekiyordu.’’ İşte bu dünyadan götüreceğimiz nur, ışık: amellerimiz. O gün karanlıkta kalmak istemiyorsan, önümüzü görebilmek istiyorsak, cennete ulaşabilmek istiyorsak hep niyetlerimizi tazelemeliyiz. Allah(cc) rızası için iş yapmalıyız. İnsanların kınamasından korkmamalıyız. İnsanların beğenisini hedeflememeliyiz. Allah’ın(cc) rızasını hedefleyip her zaman dosdoğru insanlar olmalıyız.

Ama biz insanız diyelim hata yaptık asla kendimizden ümit kesmemeliyiz ve tevbe etmeliyiz. Tevbeyi ve niyeti hep tazelemeliyiz. Bunlar nasıl kuvvetlenir? İyi amellerimizi arttırmalıyız. İbadetlerin Sürekliliği dersimizi dinlemediyseniz ses dosyası olarak deneyebilirsiniz, aynı zamanda inşallah siteye yüklendiğinde okuyabilirsiniz de. İbadetlerde az da olsa devamlı işler yapacağız. Böylece inşallah hayatımız boyunca niyetimizi tazeleyip tevbeyi hep hayatımız boyunca tuttuğunuz için inşallah Allah’ın(cc) bizi affetmiş olmasını ümit ederiz. Bu durumda inşallah cennetliklerden oluruz ama bomboş bir hayat yaşayıp son zamanda tevbe ettiğimizde Rabbimiz(cc) bunu kabul etmediğini söylüyor ve mahşer gününde dünyadan iyi amellerle, iyi azıklarla gelmemiş olanların büyük karanlıklar içinde kalacağını söylüyor. Karanlıkta kalmak istemem, sizin de karanlıkta kalmanızı istemem; önümü görmek isterim, sizin de önünüzü görmenizi isterim.

O yüzden amellerimizi ısrarla, azimle yapmaya gayret edelim. Az da olsa devamlı işler yapalım, tevbeyi eksik etmeyelim, bilerek bilmeyerek işlediğimiz bir sürü hata olabilir. O yüzden günde 100 kere Estağfirullah, Sübhanallahil azim, Sübhanallahi ve bihamdihi, La ilahe illallah demek ve birtakım farklı tesbihatlar. Bunlar çok önemliler, kıymetliler yapalım ama Estağfirullah derken aynı anda Allah’ın sınırlarını çiğniyor olmayalım. Zikir yaşamda karşılığı olduğunda anlamlıdır. Sadece dilimizde olması yeterli değil, diyorum. Umarım faydalı bir ders olmuştur.

Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammed.  اللهم صلى على سيدنا محمد

Yorum yap