Kelepçeli Hürler(!)

Kelepçeli Hürler(!)

Yasin Sûresi 7. Ayet:  Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.

Allah, merhametlilerin en merhametlisiyken nasıl bu kullara azap hak oldu? Böyle bir sonuç baştan belliyse kişi nasıl düzelebilir? Üstelik, madem bazı insanlar uyarılsa da asla iman etmeyecekler, o hâlde neden bizden örnek olmamız ve davet etmemiz bekleniyor? 

Rabbimiz, bütün bu soruların cevabını 8,9 ve 10. ayetlerde veriyor. Tek tek inceleyelim:

8: Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.

Ayette bahsi geçen insanların boyunlarının aşağısından başlayıp çene bitimine kadar süren kalın ve sımsıkı demir bir halka/kelepçe geçirildiği tarif ediliyor. İnsanın boynu bu şekilde sabitlenirse ne geriye dönebilir ne önünü görebilir. Geçirilen halka boynunu yukarı doğru kaldırdığı için burnunun ucunu bile göremez. Bir nevi hapis hâli. Üstelik boyunlarını geriye yaslayıp göğe doğru da bakamazlar. Peki, bu hapsolunmuş hâle neden ve nasıl geldiler? Durduk yere Allahu Teala bazı insanların boynuna kelepçeler mi taktı?

Elbette hayır. İnsan, yaratılışı itibariyle fark etmeye, görmeye, duymaya meyillidir. Düşünmek, bağlantılar kurmak üzere fıtratına bir donanım yerleştirilmiştir. Gözünü dünyaya açtığı  andan itibaren kendisini ve kainatı keşfi başlar. Büyüdükçe gördüğü, yürüdüğü, ilerlediği mesafe artar. Bilgiler, edinimler biçimlenir; böylece bir görüş kazanır. Tabiat, mevsimler, yaratılış, bedeni ve nice mahlukat gözlerinin önünde ona der ki: Bizi bir yaratan var. Renkler, atomlar, toprak, anne karnındaki bebek, binlerce türü olan kuş ve balıklar; dağlar, gökten inen yağmur ve kar, her gün yeniden yeninden ve yeniden usanmadan doğup batan, üstelik bunu da usul usul gözü yormadan yapan güneş ve daha nicesi insana düşünmesi için imkân sunar. Gözlerinin önündedir. İnsanın bütün bunları düşünmeyip fark etmemesi için ayrıca efor sarf etmesi, fıtratını bozması gerekir.  Allah, yarattıklarının takdir edilmesini, düşünülüp Allah’a varılacak yolun böylelikle bulunmasını, imanın kalpte yerleşmesini, insanın hayretini taze tutmayı diler.

Al-i İmran:
﴾190﴿ Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.

﴾191﴿Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!
Yine insan yaşamında nice sahnede Allah’ın yardımını hisseder. Onu düştüğü kuyulardan çıkaran, kimsenin duymadığı yerde duyan, sahip olduğu her kim ve ne varsa veren Allah’tır. Yaşadığı her hadise Allah’ın takdiri ile gerçekleşir. Kul, her an Rabbiyledir. Otobüsü kaçırırken, yıllardır görmediği arkadaşıyla karşılaşırken, aklından geçen yemeğin evde pişmiş olduğunu görürken, ağlarken, her şeyin bittiğine emin olduğu anda yeni bir kapı açılırken… Kul her an Rabbiyledir.
Yunus Suresi:
﴾61﴿ Ne zaman sen bir faaliyet göstersen, Kur’an’dan bir bölüm okusan ve siz ne zaman bir iş yapsanız, o işe koyulduğunuzda muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz. Ne yerde ne de gökte, zerre miktarı bir şey bile rabbinin bilgisi dışında kalmaz; bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa istisnasız apaçık bir kitapta yazılıdır.
Rabbimiz, kulunun aralarındaki yakınlığın idrakında olarak yaşamasını, her hadise ile Rabbine varacak bir yol bulmasını diler. Onu destekler, an gelir terbiye eder:
Yunus Suresi:
(12﴿İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise -sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi- inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.
Fakat hamurunda unutmak bolca bulunan insan, yalvardığı Allah’ı sıkıntısını bittiği gibi unutur, geçer gider… Nimetleri başkalarından bilir. Sebeplere tutunur, makama, insanlara, paraya, güzelliğine tutunur da bunlarla bir varlık elde ettiğini zanneder. Allah’ın müdahalesini yakîn olarak benimsemez.
Ne hayat sahnelerinde zorlandığı anlarda, kolaylaşan yollarda ne gözünün önünde yaratılmış olan kainatta Allah’ı keşfetmeyi istemezse, mahlukatı yok saymış olur. Gözleri vardır, görmez. Kulakları vardır, işitmez. Kalpleri vardır, anlamaz. Kur’an’ı Kerim’in anlama eylemini kalple ilişkilendirmesi bize bambaşka ufuklar açıyor. Demek ki idrak etmek için beyinden evvel kalbe muhtacız. Esasen Kur’an tanımına göre beyni çalıştıran da kalptir, onu en sağlıklı işleten merkez kalbin kendisidir. İkisi ayrı ayrı düşünülmez ayetlerde. Bizlerse kalbi kendimizden uzak bir yere koyduğumuz günden beri, onun beyni sabote eden aciz bir varlık olduğunu düşündük. Oysa sorun, kalplerimizi kör ve sağır hâle getirmiş olmamızdaydı. Enegellenmemiş, temiz bir kalbin çalıştırdığı akıl önce mahlukatı sonra Rabbini keşfetmeye hazırdır. Demek ki azap insanlarının ilk yok saydıkları:
  • mahlukat 

Diğer bir uyarıcı ise geçmiş zaman, tarihtir. Helak olan kavimler, kaybedenler, dünyayı kabrine sığdıramamış olanlar; ölümün kendisi insana ibrettir, derstir. Rabbimiz, kulunun geçmişi analiz etmesini, daha evvel hata yapanların sonunu okumamızı ve onlara benzememek için gayret göstermemizi ister. Kur’an’ı Kerim’de geçmiş kavimlerin kıssaları öylesine bulunuyor olabilir mi? Onlara yakından baktığımızda ne kadar benzediğimizi, mevut tehlikeyi ve dönmemiz gereken uçurumları görürürüz.

Ayrıca insanın kendi yaşamında da ibret alması gereken nice olay vardır. Onları iyi değerlendirmek, tekrar etmemek, nefsi temize çıkarmamak ve adımlarımızı akıllıca atmak gerekir. Fakat düşünmek istemeyen azap insanları asla geçmişi muhasebe etmezler. Helak olanları da bilmek, dinlemek istemezler. Anlıyoruz ki ikinci yok saydıkları hakikat:

  • tarih

Buraya kadar önlerinde bulunanı ve geçmişte olanları yok saydıklarını gördük. Verilen aklı ve uzuvları ısrarla kullanmayıp sadece vakit tüketmek ve zevk içinde olmak üzerine yaşayan bu insanlar, aslında ilk vahyi çiğnemektedirler. Nedir o?

Alak Suresi 1: Oku! Yaradan Rabbinin adıyla.

Bu emir verildiğinde henüz Kur’an’ı Kerim yeni inmeye başlamıştı. Dolayısıyla ortada henüz bir kitap yoktu (dünyada). O hâlde peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellemden neyi okuması bekleniyordu? Cebrail (as) neden sıkıp sıkıp bırakıyordu O’nu, ”oku, oku, oku!” diyerek? Bu kadar mühim olan, okunması gereken neydi?

Bütün kainat, gezegenler, olaylar, tarih.. Kuşun uçuşundan, bulutun sürüklenmesine; kötülüğü yayanlardan iyilik için ölenlere, bal yapan arılardan anne karnında aşama aşama oluşan bebeğe, kaderin tecellisinden duanın tesirine.. her şeyi, yaratılan ne varsa, yaşadığın, yitirdiğin, kazandığın, güldüğün ne varsa oku. Ama nasıl? Rabbin ile beraber, Rabbinin adıyla, onun hikmetine sığınarak, O’ndan geldiğini unutmadan, O’nun gösterdiği yolu anlamaya çalışarak oku, düşün, tefekkür et, gafillerden olma.

İşte, boyunlarında kelepçe takılı olan bu insanlar mahlukatı okumayı reddetti. Tarihten ibret almayı reddetti. Onlar bu red üzerine yaratılmamıştı. Aksina, fıtratları fark etmeye, görmeye, duymaya müsait yapıdaydı. Ancak bozdular. Aylarca yürümeyen birinin bacakları nasıl tutulursa, bakmamaya alışan göz körleşir. Duymamaya alışan kulak sağır kesilir. Allah’tan uzaklaşan kalp katılaşır, giderek ruhtan uzaklaşır maddeye yönelir.

A’râf Suresi:
﴾179﴿ Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
Burada kastedilen, Allah’ın yaratırken cehenneme atmak için yarattığı değildir. Allah’ın, kimlerin bu körlük yolunu seçeceğini bildiği için yaratılan birçok cinin ve insanın cehenneme gideceğinin bildirilmesidir. Allah, onlar cehenneme gitsin diye yazdığı için değil, onların cehennem yolunu seçeceklerini bildiği için ifade ettiği hakikattir. Peki nasıl bilir?
Sıradan insanlar olan bizler, çocuklarımızın neyi yapıp yapmayacağını özellikle küçük yaşlardayken biliriz. Bazen ağlar, bunun gerçek mi, naz mı olduğunu biliriz. Bazen ”bunu yapamam” der. Gerçekten yapamaz mı, yoksa üşeniyor mu kaşının kalkışından biliriz. Ağaçları, çiçekleri mizaçlarınca biliriz. Nasıl olur da biliriz? Şahitlik etmişizdir, elimizde büyümüştür, tabiatına vakıf olmuşuzdur. İnsan bu kadarına güç yetiriyorsa, insanı yapışık bir sıvıdan vücuda getiren Allah, kulunun ne yapıp yapmayacağını bilmez mi? Tanımaz mı?
Mülk Suresi:
﴾13﴿ Sözünüzü ister gizleyin isterse açığa vurun; unutmayın ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.

﴾14) Yaratan bilmez olur mu yarattığını? O, bütün inceliklerin farkındadır ve her şeyden ­haberdardır.
Okumayı reddeden insan, göklerden kelen vahyi duyacak, görecek, anlayacak durumda değildir. Kendi elleriyle boynuna taktırdığı bu kelepçe onun göğe yönelmesini de engeller. Çünkü bu kelepçe kibirdendir.. Ben biliyorum, demektendir ki insanın bütün hakikatten alıkoyar… Ayetler kalbine dokunmaz, duymak hatırlamak istemez. O zaten her şeyi biliyordur… Ne yazık ki azap insanlarının görmezden gelip yok saydıkları son ve en büyük hakikat:
  • vahiydir

Alah’ın yarattığı mahlukata ve tarihe kör, sağır kesilen insan, Rabbinden indirilen vahyi de okumaz. Bilmek, duymak, yaşamak istemez..

9. Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.

Yaptıkları öylesine büyük bir haddi aşma hâlidir en büyük hakikatlerden bi haberken en doğru yolda olduklarından şüphe etmezler. Birbirlerine zincirlenmiş vaziyettelerdir. Önlerine bir set/duvar arkalarına bir set/duvar çekilmiştir. Asla yol alamazlar, oldukları yerde dururlar. Ancak, kendilerini dünyanın en özgür insanı zannederler. Hayatlarındaki ölçüsüzlük ve taşkınlık onları aldatır da kibir hapishanelerinde ömür tükettiklerini anlamazlar…

10. Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.

Bu yüzden yer yüzünün en şefkatli insanı Rasullulah’ın (sav) sesinden Kur’an duymak, onun doğru sözlü olduğundan emin olmak, müşrikleri ikna etmeye İslam’a uymalarına yetmemiştir. Müşrik demişken, Rasulullah’a (sav) inanmayan ve ona düşmanlık edenler hani. Dinlediğimiz zaman, ”ne fena insanlar!” diye kızdıklarımız hani. Onların, Allah’a iman ettiklerini, Allah’ın kendilerini ve her şeyi yaratmış ve yağmurun suyun bütün kainatın hakimiyetinin Allah’ta olduğuna inandıklarını, Allah için kurban kesip hac yaptıklarını biliyor muydunuz? Hatta Kabe’yi tamir ederken birbirleriyle yarıştıklarını…

Ankebut Suresi
﴾61﴿ Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?

﴾62﴿ Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü verir. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

﴾63﴿ Yine onlara, “Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.”
O zaman sorun neydi? Neden İslam’ı kabul etmediler de bu kelepçeleri taktılar boyunlarına?

Dediler ki: Ey Muhammed! Elbette bizi Allah yarattı, ona ibadet ederiz, kurban keser büyükleriz. Ancak zinamıza, faizimize, ticaretimize, kıyafetimize, kadın erkek ilişkimize karışmayacaksın. Allah zaten çok meşguldür.. Biz böyle işlerin iznini putlarımızdan alırız. Ancak çok büyük bir bela gelirse, felaket olursa işte o zaman Allah’a dua ederiz.. Çünkü bizi kurtaracak olan O’dur.

Tanıdık geliyor bu zihniyet bizlere? Bugün Rasulullah (sav) gelsin ister miyiz yanımıza, gerçekten ister miyiz? Evimize, iş yerimize.. Gelse, o güzeller güzeli o efendiler efendisi bugün gelse.. Boyunlarımızdaki kelepçeleri daha sıkı tutmaya mı çalışırız? Yoksa Allah’ın yaratıp bırakmadığını hayatımızın her alanına hükmeden kudret olduğunu kabul eder kendimizi, elbisemizi, kalbimizi, banka hesaplarımızı değiştirir miyiz? Rasulullah sallahu aleyi ve sellem vallahi bugün burada. Biz, neyi bekliyoruz.

Mülk Suresi
﴾23,24﴿ De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!” De ki: “Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O’dur; sadece gelip O’nun huzurunda toplanacaksınız.”
Ey kalbim de ki: Allah, sizin ilahlaştırdınız her türlü batıldan münezzehtir. Ey Rabbim, kelepçelerimizden kurtar, vahyini kalbimize indir, hayatlarımızı rızana uygun inşa etme cesaretini ver. Üzerimizden bu kokuşmuş miskinliği al.
-Neden örnek olup hâlâ davet etmemiz gerektiğine gelince, kalpleri Allah görür ve ölüden diriyi çıkarır. Bize düşen hüküm vermek değil, hakkı yaşamak ve davet etmektir. Kuruyan toprağın mahsul vermesi gibi kelepçeli kalplerde kibirlerini yenerlerse tutsaklıktan kurtulabilirler.. Bu bahis surenin devamında daha detaylı işlenmekte:

 

 

 

Yorum yap