İbadetlerin Sürekliliği: Koşma, Yürü, Devam Et

İbadetlerin Sürekliliği: Koşma, Yürü, Devam Et

الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُّ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ أَجْمَعِينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ سُبْحَانَكَ لَا فَهْمَ لَنَا إِلَّا مَا فَهَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْجَوَّادُ الْكَرِيمُ

رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَ يَسِّرْلِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلي وَاُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam Resûlümüz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Onun ailesinin, ashabının ve onlara güzellikle tabi olanların üzerine olsun.

Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize öğrettiğinin dışında bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen, her şeyi en iyi bilen, her işi hikmetli olansın.

Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize gerçeği anlattığının dışında bizim anlama imkânımız yoktur. Şüphesiz sen çok cömertsin ve çok ikram sahibisin.

Ey Rabbim! Göğsümü ferah eyle, işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz de sözümü anlasınlar.

Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görendir. Bu akşam inşallah ibadetlerin sürekliliğini/devamlılığını konuşacağız. Rabbimden bereketli olmasını niyaz ediyorum, her birimiz için.

İnsandan insana değişse de bir şekilde hayatımızda farz ya da nafile ibadetleri bulunduruyoruz. Farzları zaten yapmamız gerekiyor. Mesela namaz kılmak yapmama ihtimalimiz olmayan bir ameldir bizim için. Tesettürlü olmak aslında seçme hakkımızın olmadığı alanlardan birisidir. Yani bütün Müslüman kadınların tesettürlü olması, bütün Müslümanların namaz kılması, içkiden uzak durması gerekir. Bütün Müslümanların yalandan, kul hakkından ateşten kaçarmışçasına kaçması, gıybeti ateş olarak görmesi ve dillerini tutması gerekir. Yetimlere, öksüzlere, babası olmasına rağmen babasız olanlara, annesi olmasına rağmen annesiz olan çocuklara sahip çıkması gerekir.

Tüm bunlar bize farzdır. Lütfettiğimiz alanlar değildir. Örtündüğümüzde, namaz kıldığımızda ya da zekât verdiğimizde, kendimizden vermiş, Allah’a karşı lütfetmiş olmayız. Kulluk görevimizi yerine getirmiş oluruz. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bunları yapmamız gerekiyor. Burada biraz sağlıksız tutumlarımız var. Allah adına hayırlı amel yaptığımızda, bir farzı yerine getirmeye başladığımızda Allah’ın -haşa- bize minnet etmesi gerekiyormuş gibi hissediyoruz.

Ne demek istediğimi açıklayayım: Bazı insanlar belli farzları yerine getirmiyor ve siz hayatınızda belli farzları uygulamaya başladınız. Namaz olabilir, örtü olabilir, belki içki vardır dünyanızda, içkiyi bırakmak olabilir, haram olan karşı cins münasebetiniz vardı ve onunla alakanızı kestiniz, faize bulaşmıştınız onu bıraktınız, bilmiyorum. Birtakım günahları terk etmeye ve hayırlı olan farz amelleri yapmaya karar verdiniz. Buna karar vermenize rağmen hayatınızdaki gelişmeler sizin istediğiniz seyirde devam etmiyor olabilir. Yani hâlâ hayatınızda birtakım zorluklar mevcuttur. Günleriniz planladığınız gibi gitmiyor ve bir zorluk içindesinizdir.

Buna karşın farzları yerine getirmeyen, keyfince yaşam süren karşı komşu hiçbir sıkıntı yaşamıyor, istediği her şeyi elde edebiliyordur. Bu durumda kulun zihninden (geçmemesi gerekir) şöyle bir düşünce geçebilir: ‘’Allah’ım bu kadar kulluk yapıyorken nimet vermek istediğin karşı komşu mu gerçekten? Burada nimeti hak eden taraf ben değil miyim? Biraz kıymetimi bilmen gerekmiyor mu, bu kadar namaz kılıyorum, örtünmeye çalışıyorum, karşı cinsten uzak durmaya çalışıyorum, kredi kartından, faizden uzak durmaya çalışıyorum. Artık bir kul olarak benim kıymetimi bilmen gerekmiyor mu?’’

Bu cümlelerle söylenmiyor olsak bile bu fikirlere zaman zaman insanların kapıldığını biliyorum, duyuyorum, görüyorum. Fakat Allahu Teala Resûlullah’a (sav) şöyle söylüyor Hucurat Suresi’nde:

‘’İman ettikleri için minnet etmeni beklemesinler. Esas onlar Allah’a karşı minnet etsinler.’’[1]

Ne demek istiyor Allahu Teala burada? Esas sen bu amelleri yapmayı nasip ettiğim için bana şükretmesi gerekensin, esas sen Rabbine karşı minnet duyması gereken, şükretmesi gerekensin. Esas sen cehennemin kıyısından döndüğün için, örtünebildiğin, namaz kılabildiğin, bazı yanlışları fark edebildiğin için, uygulayamasan bile birtakım vicdan azaplarına artık muhatap olduğun, uykudan uyandığın için, gerçek mutluluk kaynağının ne olduğunu gördüğün için ki bunu hak etmiyordun, yine bir sürü günahın vardı ama sana bir perde aralandı esas bunlar için Allah’a karşı minnet etmesi gereken sensin. Yaptığın bu ibadetler sebebiyle Allah sana minnet etmek zorunda değil, Allah sana karşı mahcup olmak zorunda değil.

Çünkü O, Allah ki her şeyin sahibi.

Bir takım farzları yerine getirmeye çalıştıkça belki çevrenizdekiler geri kafalı olduğunuzu düşünmeye başladılar. Belki arkadaşlarınızla aranız bozuldu, ailenizle çok zor imtihanlardan geçmek zorunda kaldınız. Belki de sizi artık eskisi kadar sevmediklerini düşünüyorsunuz, çok büyük işler kaybetmek zorunda kaldınız, işsiz kaldınız.

Hâlbuki Allah’ın tarafını seçmemiş olsaydınız bu dünyada daha konumlu, daha mutlu, ailesi tarafından sevilen, daha kafa dengi ve keyifli bir yaşam sürebilecektiniz ama Allah’ın tarafını seçtiğiniz için işler sarpa sarmaya başladı. İşte bu durumda Allah’ın (cc) bize karşı minnet etmesi gereken bir mevzu yok. Bunları zaten yapmamız gerekiyor. Yemek yediğimiz için kendimize teşekkür ediyor muyuz? ‘’İyi ki yemek yedim teşekkür ederim.’’ diyor muyuz? Ya da elimle kalemi tutmak istiyorum, kalemi tuttum ‘’Aa teşekkür ederim elim’’ diyor muyuz? Hayır. Elim, dediklerimi yapmak zorunda zaten. Allah’ın izniyle ve yardımıyla. Bunu tutabildiğim için de Allah’a teşekkür etmeliyim, yemek yiyebildiğim için de Allah’a teşekkür etmeliyim. Çünkü bunları kontrolümüze Allah verdi.

Demek istediğim zaten sahibi, yöneticisi olduğumuz şeylere karşı sürekli teşekkür etmeliyiz. Sürekli masama teşekkür etmem. ‘’Ay canım masam iyi ki defterimi tutuyorsun demem.’’ Allah’ın da bize teşekkür etmesine gerek yoktur.

Çünkü Allah’ın bizim namazımıza, orucumuza, örtümüze, zinadan uzak durmamıza ihtiyacı yoktur. O Allah ki her şeyin sahibi. Dolayısıyla bazı fedakârlıklar yaptığımızda, ibadetleri yerine getirdiğimizde bunu kendimiz için yapıyoruz. Önce burada hemfikir olmamız lazım. Allah’ın bize minnet borcu yok, bir şey ispatlamasına gerek de yok. Biz infak ettiğimizde, sadaka verdiğimizde, zekât verdiğimizde zorunda olduğumuz için bunu yapıyoruz. Ama Allahu Teala ne diyor infaktan, zekattan bahsederken?

‘’Yok mu Allah’a güzel bir borç verecek olan?’’[2]

Yani aslında bu mal benim değil, Allah bana emanet ettiği için var. Emanet ettiği malı paylaştığım için bunu borç almak olarak adlandırıyor Allahu Teala (cc). Emanet verdiğini aslında ona geri veriyorum. Diyor ki ‘’Bunu katbekat öderim cennette size yeter ki verin. Yeter ki benim adıma verin, yeter ki benim için verin.’’

Hâlbuki bana cennette kat kat ödemek zorunda mı? Değil. Allah bize hiçbir şey ödemese de, biz kulluk yapmak zorundayız. Çünkü bu dünyada var olma sebebimiz, Allah’ın bizi var etmek istemesi. Yoksa burada olmayacaktık. Bu noktada zihnimizin ve kalbimizin netleşmesi gerekiyor. Biz Allah’tan hesap sorucu varlıklar değiliz. Elimizdekine şükretmemiz gerekiyor, elimizdekiyle en iyisini yapmamız ve Allah’a karşı çok saygılı olmamız gerekiyor. Birinci kısım bu.

Buradan başlamış olayım.

Şimdi ibadetlerin devamlılığı konusuna gelelim.

Ramazan ayında oruç tutacağımız için bize büyük bir coşku olur. Ramazan coşkusuyla gelir; teravihler, mukabeleler, Kur’an okumalar, zekât vermeler… Mesela zekât, Ramazan ayında verilmesi farz olan bir ibadet değil. Ama mübarek Ramazan ayında verdiğimizde daha sevaplıdır.  Fakat vereceğiniz bütün yardımı Ramazan ayında veriyorsunuz ve vicdanınızı rahatlatıyorsunuz. Sonra on bir ay boyunca fakirler ne yapıyor diye düşünmüyor, bir daha hiç fakir sormuyorsunuz. Hiç. On bir ay boyunca bir daha kumanya görmek, birinin faturasını ödemek yok, bir hastanın masrafını karşılamak yok. On bir ay boyunca hiç yok.

On bir ay boyunca insanların yine ekmeğe ihtiyacı var, yine faturası ödenmesi lazım, yine diş fırçası, diş macunu lazım, yine çocuklar okula gidiyor. Bu çok saçma bir yardım sistemi. Allah’ın istediği de bu değil zaten. Lütfen vicdanlarımızı bu şekilde rahatlatmayalım. On iki ay boyunca bizim sürekli yardım etmemiz gerekiyor, gücümüz neye yetiyorsa. Her ay mutlaka düzenli yardım ettiğimiz bir yer olması lazım. Eğer çok fakir durumdaysanız ayda 5 lira olsun ayırın, bütçeniz neye yetiyorsa. 50 TL ayırabiliyorsanız ayırın, 10 lira ayırabiliyorsanız 10 lira ayırın, 500 lira ayırabiliyorsanız 500 lira ayırın. Ama mutlaka her ay. Bence her hafta. Düzenli yardım yaptığımız bir yer olmalı.

Senede bir kez mi alışveriş yapıyoruz? Hayır. Herkes Ramazanda koli koli yardım gönderiyor ama ya sonraki aylar? Ramazan bitiyor ve bazı evlerde ekmek olmuyor. Böyle mi olmalı? Maalesef bu şekilde ve bu çok saçma.

İkinci mesele. Burada biraz zekâta gireceğim. Resûlullah’ın (sav) ve sonraki halifelerin döneminde zekât kurumları vardı paraların toplu şekilde toplandığı sonra da bu zekâtlar insanlara daha ziyade iş kurmaları için ya da borçlarını kapatmaları için veriliyordu. Uygulanmak istenen sistem şu: Seneye de o kişi zekât verebilecek konuma gelebilsin, yani sadece ona ekmek almaya çalışmıyorlar, onun gelir düzeyini yükseltmeye çalışıyorlar. Böyle bir sistem var, İslam Sisteminde.

Bugün zekât veren insanlar, diyelim bin lira zekât verecek bunu on kişiye bölüyor. Yüz, yüz, yüz, yüz… 100 lirayla kim ne yapabilir Allah aşkına. Gidin o bin lirayı bir kişiye verin. O da gitsin borcunu kapatsın; kirasını, elektriğini versin. Hani şu daha kârlı geliyor. Ben on kişiye vereyim çok sevap kazanayım. Ama böyle değil aslında. Zekât sisteminde uygulanan metot da böyle değil. Bütüncül olarak parayı vermekte hayır var, o kişinin bir açığını kapatmasını sağlarsınız. Gerçekten bir borcu kapatmak çok büyük amel. Çoluk çocuğun okul masrafını karşılamak… 100 liraya hangi çocuğun okul masrafını karşılıyorsunuz?

Yardım yaparken kendi vicdanımızı temizleme yönünde değil de akıllı yardım yapmaya çalışalım. Kimin gerçekten açığını kapatabiliriz bunu düşünelim. Diyelim sadece yüz liralık yardım yapabiliyoruz, o zaman on tane arkadaşımızı arayalım. Diyelim ki sen de yüz lira ver, bin lira toplayalım, şu kişiye şöyle bir yardım ulaştıralım.

Tekrar altını çiziyorum. Belki burada dinleyen biri vardır ki hakikaten hiç durumu yoktur. Ayda 5 lira bile vermek onun için zordur, hiç imkânsız demeyin. Böyle kişilerde mümkün hayatta. Benim lafım o kişiye değil, benim lafım Trendyol’da linkleri kaydırıp kaydırıp iş yardım yapmaya geldiği zaman ‘’Buna da çok bütçem yok.’’ diyenlere. Allah görüyor. Bu ikisinin arasındaki çizgiyi ayıralım.

Bütün yardımı Ramazana sığdırıp on bir ay boyunca yardım yapmamak zalimlik. Aynı şekilde bir ay boyunca kendimizi kaybetmişçesine Kur’an okuyup günde bir cüz Kur’an okuyup Ramazan bittikten sonra on bir ay boyunca Kur’an açmamak çok büyük bir zalimlik. Allah’ın istediği bu değil. Ramazan bizim kulluk bataryamızı doldurma ayımızdır. Bizim bataryamız on bir ay boyunca boşalır, Ramazanda o bataryayı öyle bir doldurmamız lazım ki, on bir ay boyunca bize düzenli Kur’an okutsun, namaz kıldırsın, yardım yaptırsın, amellerimizi yerine getirmemizde yardımcı olsun. Dolayısıyla Ramazanın bize bir düzen, disiplin ve bölünmüş şekilde devamlılık kazandırmış olması gerekiyor.

Ramazanda durmaksızın Kur’an okuyup kalan zamanlarda hiç okumamış olmak gerçekten çok büyük bir ayıp. Ramazanda mukabele yapıyor olmamızın sebebi, Peygamberimizle (sav) Cebrail’in (as) karşılıklı Kur’an okumada bulunmuş olmaları. Ramazan, Kur’an ayı. Kur’an’ın indirildiği ay. Bu ayda şunu kazanmamız lazım; Kur’an hayat kitabımız, buna hep ihtiyacım var, hep okumam gerekiyor. Oradaki coşkuyla hatimler tabi ki yapılabilir, daha büyük okumalar yapılabilir ama bataryamı o kadar doldurmuş olmalıyım ki beni bıktırmış olmamalı. Kalan on bir ayda düzenli bir okuma vermeli bana. Anlatabiliyorumdur inşallah. Bunu kazandırmış olması gerekiyor Ramazanın bize. Dilerim önümüzdeki Ramazanı bu niyetle karşılarız hep birlikte.

Namaz meselesi de yine aynı şekilde Ramazanda teravihe gitmek, yirmi rekât kılmak nafile bir ibadet ve çok güzel, sorun yok fakat Ramazan bitiyor sabah namazına kalkmıyorsun, öğle namazına kalkmıyorsun. Bu çok saçma. Öbürünü yapmadığında sana günah yoktu ama farzı yapmadığında sana azap var. Neden böyle? Ramazan kültürel bir etkinlik değil ki. Tamam yine sevap kazanılır ama tiyatroya gitmiyoruz ki. Canımız istedi şimdi teravihe gidelim ama sabah namazına kalkmayalım, bu makul değil. Ramazanın bize düzenli namaz alışkanlığını kazandırmış olması lazım

Neden Ramazan üstünden konuya girdim? Hepimizin hayatından Ramazan geçti, geçiyor ve geçmekte. Bugüne kadar olanların ne kadar boş olduğunu ve devamlılığın aslında nereden kazanılmaya başlanacağının altını çizmek istiyorum.

Ramazan,  motivasyonu, devamlılığı ve dolmuş bir kulluk bataryasını verebilecek olan aydır aslında, boş geçirmedikçe. Az yeme alışkanlığını, iki öğün beslenme alışkanlığını kazanacağımız ay. Bir çorbayla doyacağımızı anlayacağımız (çünkü midemiz küçülüyor), olabildiğince az çeşit yapmamız gereken (bir ya da iki çeşit kâfi, bence bir çorba kâfi, çorba salata çok iyi bir menü) ve geceleri sahura kalktığımızdan dolayı gece namazı alışkanlığını kazanmak için çok iyi bir aydır.

Ramazan ayında olduğu gibi bazen farklı dönemlerde birtakım dersler dinlediğimizde, bir ayetle, hadisle karşılaştığımızda içimizde büyük bir coşku hissedebiliriz. Bu coşkuyla birlikte 10 sayfa Kur’an okuyacağım, 20 sayfa Kur’an okuyacağım, hem kuşluk hem teheccüd kılacağım, hem de evvabin kılacağım, hepsini kılacağım diye ciddi bir aşka gelmek güzel gibi gözükse de aslında sağlıklı değildir. Çünkü kısa bir süre sonra söner. Her gün on sayfa Kur’an okumak gibi bir hedef, eğer sizin için yüksek bir hedefse şu anda, her gün bir sayfa okumayı hedefleyin. Her gün bir sayfa okumak sizin için zorsa çok yavaş bir okuyuşunuz varsa her gün iki sıra Kur’an okumayı hedefleyin. Ama mutlaka bir yıl boyunca her gün iki sıra Kur’an-ı Kerim okumuş olun. Bir kadın hayızlıyken Kur’an-ı Kerim okuyamayacağına göre o günlerde de mutlaka Kur’an-ı Kerim dinleyebilir. Böylece araya bir es vermemiş olur.

Namaz alışkanlığını çok kolay kaybeden kardeşlerim için konuşuyorum. Yine eğer hayız dönemleri bu alışkanlığı kaybetmenizde rol oynuyorsa hayız döneminde de abdest alıp seccadenin başına oturup tesbih çekebilirsiniz. Bu durumda belki alışkanlığı sürdürmek daha kolaylaşabilir. Tabi ki hayız halindeyken namaz abdesti aldığımızda tam olarak abdestli sayılmayız. Çünkü abdestsiz vaziyetteyiz. Psikolojik olarak motivasyon kazanmak, rahatlamak adına bu abdest alınabilir. Günahı yoktur. Namaz kılamayız kesinlikle ama oturup tesbih çekebiliriz, secdede dua edebiliriz ki ben bunu çok tavsiye ederim hayız zamanları içinde. Çünkü hayızlıyken duygusal manada inişlerimizin ve çıkışlarımızın yüksek olduğu bir dönem oluyor, buhranlar, vesveseler vs. daha fazla olabiliyor.

Bu dönemlerde bol bol tesbih çekmek, seccadede vakit geçirmek, belli zikirlerde bulunmak, insanı çok rahatlatır. Ayrıca hayız dönemindeyken dua formunda olan ayetleri okumamızda hiçbir sakınca yoktur. Şerafettin Kalay’ı baz alarak bunu söylüyorum. Felak, Nas, Fatiha, Ayetel Kürsi, Amenerrasülü gibi dualar hayızlıyken yani adet dönemindeyken de okunabilir. Mutlaka okurum özellikle Felak, Nas’ı ve Ayetel Kürsi’yi. Çünkü dediğim gibi vesveselerden ve farklı kuruntulardan kurtulmak için bu dualar panzehir görevi görmekte, bırakmamak lazım.

Ne dedik, bir gün oturup on sayfa okuduk diyelim ama bir ay boyunca hiç okumadık, bu saçma ve verimsiz bir okuma şekli. Böyle yapmaktansa ne yapalım? Her gün bir sayfa, bir sayfa, bir sayfa okuyalım. Yani olabilecek mümkün hedefler koyalım. Yahut sıla-i rahim yapmak ya da arkadaş ziyaretinde bulunmak bizim için sevaptır ama gidiyoruz bir yere, 10 gün, 20 gün kalıyoruz.

Hem karşımızdaki insana eziyet, hem bizim için saçma bir durum. Böyle yapacağımıza ayda bir gidelim ama tatlı bir ziyarette bulunmuş olalım. Böylesi çok daha mantıklı olur. Gerçekçi bakalım olaylara böyle bir takım duygularla yükselip sonra tamamını birden hayatımızdan çıkarmayalım.

Bir ayet-i kerime okuyacağım.

‘’İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanmasının zamanı gelmedi mi? Müminler daha önce kendilerine kitap verilip de üzerinden uzun zaman geçmesi yüzünden kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.’’[3]

Ne diyor? Dini hakikatleri ilk öğrendiğinde müminin kalbi çok heyecanlanır ve bir sürü ameli yapmaya çalışabilir. Ama üzerinden zaman geçtiğinde bu heyecan azaldığında mümin bunları maalesef yapmayabilir. Ama yapması gerekiyor. Fakat buralarda bir gevşeklik hasıl olabiliyor. Ama Allahu Teala bizi uyarıyor:

‘’Sakın müminler üzerinden zaman geçince kalpleri katılaşıp bunlara sırtını dönenler gibi olmasın.’’

Kimdi onlar? Yahudiler ve Hristiyanlar. ‘’Ğayril ma’dubu aleyhim veladdallin amin.’’ ma’dubu aleyhim Yahudiler’di, Dallin de Hristiyanlar’dı. Hatırlıyor muyuz Fatiha Suresinden? Neydi ‘ğayril ma’dubi’? Bilmesine rağmen yapmayanlardı. Dallin bilmeyip cahilce yaşayıp iyi niyete sahip olmasına rağmen hakikati uygulamadığından yine ateşe gidenlerdi.

Biz Fatiha’da her zaman niye dua ediyorduk? Ğayril ma’dubi olanlardan ve dallin olanlardan olmak istemediğimiz için. Çünkü onların yeri ateşti. Dolayısıyla eğer bildiğimiz hakikatlere karşı heyecanımızı kaybediyorsak bundan çok korkmamız gerekiyor. Bu durum bizi ğayril ma’dubu aleyhim’e ya da dallin’e sürükleyecek. O da maalesef cehenneme sürüklemiş olacak. Hadid Suresi 16. ayetle birlikte biz bunu hatırlamış olalım.

‘’Adım adım gidin ama Kâbe’ye gidin’’ diye bir söz işittim çok hoştu. Mesela ben normal hayatta da koşamam, küçüklüğünden beri. 11 50 oynarken falan ilk ben yakalanırdım. Çok kolay nefesim kesilir. Merdiven çıkamam.  Kansızlığım var onunla ilgili bir durum. Velhasıl kendimi istediğim kadar motive edeyim, çok büyük koşular yapacağım diyeyim. Buradan hıp hızlı koşmaya başlasam sokağın başına kadar anca çıkarım. Orada da nefes nefese kalırım. Sonra normaldekinden daha yavaş yürümem gerekir. Hatta belki 15-20 dakika hiç yürüyemem olduğum yere yığılırım.

Benim nefesimin kesilmesi, koşamamam gibi siz de normalde aynı anda birçok işi yapamayan bir insansanız, dikkatinizi bir yere vermekte zorlanıyorsanız, alışkanlık kazanmakta güçlük çekiyorsanız sakın aynı anda üç dört şeye birden alışmaya çalışmayın.

Mesela hayatınızda şu an zikir yok diyelim (hep üstünde duruyorum bu konunun).  Günde 100 defa sübhanallahi vebihamdihi, sübhanallahil azim, lailaheillallah, elhamdülillah, Allahu ekber, estağfurullah, la ilahe illallahu vahdehu la şerike lehul mülkü ve hüve ala külli şey in gadir… demek. Bunları teker teker alışkanlık hâline getirmek büyükm bir iş olur.

Resûlullah’ın (sav) günlük çektiği bir sürü zikir var. Diyelim ki sizin hayatınızda bunlardan hiçbirisi yok. Ben anlatınca aşka geldiniz, ben günlük zikirler çekeceğim diye. Saydıklarımın hepsini birden çekmeye çalışırsanız ertesi gün hiçbir şey çekmeyeceksiniz, ya da bir hafta sonra hiçbirini çekmeyeceksiniz. O yüzden tavsiyem bir hafta boyunca her sabah la ilahe illallah çekin 100 kere. Akşam da yüz kere estağfirullah çekin bir hafta bunu yapın. Bir hafta sonra la ilahe illallahın yanına sübhanallahi vebihamdihi ekleyin. 100 kere lailaheillallah çekin, 100 kere de sübhanallahi vebihamdihi çekin bitsin, sizin sabah zikriniz bitti.

Bunu yürürken, otururken, kitap okurken çekebilirsiniz yani yapabiliyorsanız, dikkatiniz dağılmıyorsa. Ona da dikkati vermek lazım çünkü. Akşam olduğu zaman da estağfirullahın yanına sübhanallahil azim ekleyin. Ne oldu? Dört tesbihat eklenmiş oldu. Bir hafta da böyle yapın. 2 hafta da böyle geçmiş olsun. Baktınız bu sizi tam olarak adapte edemedi arada kaçırabiliyorsunuz. 3. Hafta tekrar aynı zikirleri çekin. Yeni bir zikir eklemeyin. Ne zaman bunun oturduğunu hissederseniz o zaman başka bir zikir ekleyin. Ama oturduğunu hissedin. Bu konuda devamlılık arz edin ve inşallah bu dersten sonra şöyle bir niyetiniz olsun; Sabah yaptığınız düzenli bir okumanız, zikriniz virdiniz, bir ibadetiniz olsun. Mutlaka yatmadan önce de yaptığınız bir ibadetiniz olsun. Yatsıyla sabah namazını kast etmiyorum onları zaten yapmamız gerekiyor. Farzlar yoksa biz ölüyüz. Farzlar yoksa kendinizi camdan atabilirsiniz. Yok, atmayın intihar haram tabii de. Atmış sayın.

Farzın olmama ihtimali yok, zaten sabah namazına kalkmak, yatsıyı kılmak zorundayız ‘’Ama benim içimden gelmiyor.’’ İçinizde kuşlar gezinsin, içinizde kelebekler gezinsin. İçinizde sular aksın. İçinize neler söylesem? Arkadaşlar her şeyi içimizden geldiği için yapmayız. Burada hem fikir olalım. Şu kadar zamanda artık bunu anlamış olmamız lazım. Okula içimizden geldiği için mi gidiyoruz, orucu içimizden geldiği için mi tutuyoruz. Zorlansak da tutuyoruz biz bu orucu. Ya da diyelim oruç da yok -Allah korusun böyle olmasın tabi- ; İşe gitmek zorunda olan herkes lalala bugün işe mi gidiyorum diyor. -Aslında ben öyle gidiyorum okulu çok seviyorum çünkü. Ama genelde insanlar işe böyle gitmiyor.- Her zaman her şeyi içimizden geldiği için yapmayız. Bazen bir şeyleri yapmak zorunda olduğumuz için yaparız.

Deriz ki bunu yapmam lazım. Mesela yemek yedik sofra ortada sofrayı toplarken yaşasın ne kadar güzel sofrayı kaldırıyorum, bulaşıkları yıkamak harika, evi süpürmek en bayıldığım iş diye mi yapıyoruz. Hayır, yapmamız gerekiyor yapıyoruz. Bir gün yapmadın iki gün yapmadın kaç gün yapmayacaksın? Sofra kaç gün orada öylece durabilir. Demek ki bir takım şeyleri sorumluluğumuz olduğu için yaparız.

İşte namaz böyledir. Örtü böyledir. Oruç böyledir. Eğer paramız varsa hac böyledir, zekât böyledir. İçimizde kelebekler uçuşmasını beklememiz gerekmiyor bunu yapmamız gerekiyor, yapacağız. Konu bitti burada. Bunu yapmamız lazım.

Diyelim sabah namazına kalkamadınız, kalktığınız zaman kazasını kılın. Öğleni kılın, kılamadınız o zaman ikindiyi kılın, onu da kılamadınız akşamı kılın. Akşamı kılamadınız, Allah aşkına yatsıyı kılın. Yatmadan bari onu kılın. Bu gerçekten büyük bir utanmazlık Allah’a karşı. Ben bu konuda çok sinirleniyorum. Ve ben klişe damardan bir sohbet yapmaya çalışmıyorum. Sizin vicdanlarınızı ayağa kaldırayım ama 5 dakikada ağlatan bir video gibi bir video peşinde değilim kesinlikle. Ama hakikat şu ki 24 saatimiz var ve o 24 saat içinde bir sürü şey yapıyoruz. Bunun ne kadarının verimli geçtiği belli değil. 5 vakit namazı toplasak bir saat yapmıyor. Bunun kılınmama lüksü yok. ‘’Ama çocuğum ağlıyor.’’ Çocuğu sana veren Allah alsın mı çocuğu senden Allah korusun. ‘’Ama benim kocam çok huysuz.’’ Terk etsin mi kocan seni? Allah korusun.

Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’ın istediği şeyleri yapmamak nasıl bir utanmazlık? ‘’Ama benim iş hayatım çok yoğun işteyken kılamıyorum.’’ İşsiz mi bıraksın seni? Evde kılarsın. Böyle düşünmeyeceğiz arkadaşlar. Yapmak zorundayız, yapacağız. Bu konuda saçmalamayacağız, lütfen.  Sinirleniyorum gerçekten. Yok böyle bir lüksümüz.  Ayet-i kerimede ise şu mevzu geçiyor. Allah orada ruhbanlardan bahsediyor.

‘’Ruhbanlığı emretmemiştik ama sonra onlar ruhbanlık yaptılar.’’[4]

Ruhbanlık ne demek? Kendini ibadete vermek ve evlilikten, çocuktan her şeyden kendini men etmektir. Kendini tümüyle ibadete vermek, işten güçten el çekmek ruhbanlık oluyor. Hristiyanlarda bulunan bir durum. Allahu Teala diyor ki kendilerini ruhbanlığa verdiler halbuki öyle bir şey istememiştik. Sonra onu da sürdüremediler. Allah onlara ibadet ederken ileriye gidin demedi ama onlar Allah’ın verdiklerinin dışına çıktılar. Bir sürü nafile eklediler. Nafilelerle yeterli kalmadılar Allah evlenebilirsiniz dedi. Yok dediler biz evlenmeyeceğiz biz çok takvalıyız sanki evlenmek takvasızlık. Sonra dediler ki biz paradan da elimizi çekiyoruz hiçbir şekilde istemiyoruz ama ne oldu onu da sürdüremediler.

Sürdüremeyeceğin şeyi yapma diyor Allahu Teala, abartma. Mantıklı git, azar azar git, devamlı olarak git. Ama bunu farzlar için söylemiyorum. ‘’Ben örtüye hazır hissetmiyorum, yapabileceğimi düşünmüyorum.’’ Düşünme onu zaten. Yap artık Allah aşkına. Düşüne düşüne başın ağrıdı artık. Ağrı sahibi oldun. Artık düşünme, artık yap. Artık onu terk etmeyi düşünme, terk et artık harekete geçme zamanı.  Artık bu faiz meselesini bırak, düşünme. Diyelim birisi sizin çocuğunuzu boğazlıyor. Boğuyor şu anda. Düşünür müsünüz? Acaba ne yapmalıyım? Acaba ne zaman yapmalıyım? Boğuluyor çocuk düşünecek miyiz? Ne yaparız gideriz onu iteriz çocuğu da kurtarırız. İşte böyle. Farzları hemen tak diye yapmak lazım arkadaşlar.

Çünkü içimiz hiçbir zaman istemeyecek. O ak sakallı dede rüyanıza girmeyecek. Size bir takım şifreler verilmeyecek. Öyle şifreler görüyorsanız kalkın Felak – Nas okuyun hayırlı şeyler değil onlar. Şifre mifre yok. Kur’an çok açık. Hakikate sarılın. Tılsımlar peşinde koşmayın. Ak sakallı dedeyi bırakın. Sakal, Aleyhissalatü Vesselam’dan sünnet, bütün erkek kardeşlerimizde. Bir o sakallar bizim için hayırlıdır. Yaşlı dedelerde varsa bu da aktır. Bir mucize aramayı bırakalım.

Bir de işin şu boyutu var; Hayatımızda günahlar, zafiyetler, bir takım kötü zaaflar varken bu kalp nasıl Allah’ın istediği emirleri büyük bir iştiyakla yapsın? Mümkün değil. Kalbimiz kötü durumda zaten. Boş işler, kötü görüntüler var, yalan var, fitne, haset, kibir var, bazı haramlar var belki. Bütün bunlar varken hayırlı amelleri, farzları yapmak ister mi bir kalp? Hayır. O yüzden bizim hayırlı olanda, farzda ısrar etmemiz gerekiyor ki o kötü olanları terk edebilelim. Ama biz ne diyoruz? Benim kalbimde kötü olan hisler var. İçimden gelmiyor namaz kılmak, içimden gelmiyor örtünmek, içimden gelmiyor dedikoduyu bırakmak, içimden gelmiyor fal bakmayı bırakmak… Böyle olmaması lazım. Nahl suresinde şöyle bir ayet geçiyor.

‘’İpliğini kuvvetlice büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın.’’[5]

Bu da şu demek: potansiyelinizi yükselttiniz, Kur’an okuyorsunuz, namaz kılıyorsunuz kendinizi böyle yükselttiniz yükselttiniz yükselttiniz. Sonra arkadaşlarınızla buluştunuz bir geyik muhabbeti oh saat 2’ye 3’e kadar muhabbet ettiniz ertesi gün sabah namaza kalkmıyorsunuz. Ne oldu şimdi bu kadar ipi kim sıkmıştı? Niye burada bırakıyorsunuz bunu? Kendi yaşamımıza dışardan bakmaya çalışmamız lazım. Ben bakmaya çalışıyorum. Bir arkadaşımla ne kadar vakit geçirdim? Şimdi bu bir saatin bana ne faydası oldu? Benim namazıma, Kur’an’ıma hayatıma bir faydası var mı? Bu karşımdaki insanla ben konuştuğumda beni bir yere taşıyor mu? Bana hayırlı bir kazanımı var mı? Yoksa bütün muhabbetimiz ‘’Ee senden n’aber?’’ üzerine mi inşa edilmiş? Eğer bütün muhabbetimiz ‘’Ee senden naber?’’ üzerine inşa edilmişse yani karşınızda maalesef boş bir insan varsa kendini hayırlı bilgilerle donatmıyorsa o zaman ona az vakit ayırmak azım. Çünkü ömrümüz bitiyor. Belli bir tebliğde bulunmak için onunla buluşabiliriz ama oturup da 3 saat boyunca kısır ve börek yiyip aa senden n’aber diye konuşmak boş bir iş gerçekten. Bunun böyle olduğuna karar verdim.

Haramdır demiyorum asla buluşulamaz demiyorum. Bu kardeşlerimizi küçümsemiyorum.  Kesinlikle çok zevkli ve eğlenceli dakikalar fakat düşünüyorum o 3 saat içinde bir şey okuyabilirim. Yeni bir şey yazabilirim. Çocuklarla bir şey yapabilirim. Zikir çekebilirim. Onları yapacağıma niye 2 3 saat kısır, börek yiyeyim. Zaten gluten midemi rahatsız edecek, yediklerimize dikkat etmemiz lazım. Uykumuzu etkiliyor.

6’dan 7’den sonra yemek yememek lazım. Bu saatlerden sonra yemek yersek gece kalkmamız mümkün değil. (Biraz sonra gece ibadetine de değineceğim) Yediğimiz hamurlar, ağır besinler bizi o kadar çok yoruyor, ağırlaştırıyor, hantallaştırıyor ki namaz kılmaya haliniz kalmıyor. Uyuduğumuzda geri uyanamıyoruz çünkü vücut çok çalışıyor yediğimiz şeyleri öğütmek için. O yüzden de gece namazına kalkamamış oluyoruz. Hâlbuki gece namazı ne kadar kıymetli, birçok haramdan alıkoyabilecek bir amel. O yüzden 6’dan 7’den sonra yemek yememek lazım. Bu çok önemli bir nokta.

Daha sonra boş muhabbetlerden uzak durmak lazım. Bir araya geldiğimiz zaman insanlarla hayırlı olanı konuşabiliyor olmamız lazım. Bu noktada niyet edip gayret ettikten sonra gerçekten bir şeyler insana daha boş gelmeye başlıyor ve dolu dolu muhabbeti tattığımız yerler için de ayaklarımızı yormaktan çekinmeyiz, oraya da yürürüz Allah’ın izniyle. Söylediklerim size kötü mü gözüktü bilmiyorum ama gerçekten büyük imamları ve hayatlarını okudukça (kendi adıma söylüyorum bunu) çok boş bir yaşama sahip olduğumu gördüm. Şu bir yılın değerlendirmesini yapıyorum. Ki dışardan baksanız ben her zaman ders yapıyorum, çocuklarla bir şeyler yapıyorum ama hayır yine de boş yaşanan çok fazla saat var bu saatlerin içinde. Sonra o kişilerin hayatlarına bakıyorum. 40 yaşında 45 yaşında ölen var ve eserlerine bakıyorum. Cilt cilt eserler yazmışlar. Nasıl yazmışlar bu insanlar? Herhalde kek ve kısır yiyerek yazmamışlar.

Herkes cilt cilt eser yazacak diye bir kaide yok ama bir ev hanımının da çocuklu insanın da veya farklı meziyette birisinin de mutlaka kendi çapında kendi koşullarına göre yapabileceği iyi ameller var. Bunun aksine bir dizinin karşısında 2-3 saat geçirmek, ya da bir arkadaşla oturup boşa zaman geçirmek hiç sağlıklı değil. Tamam ziyarette hayır var. Yarım saat bir saat oturup kalkalım o zaman ya da karşıdaki de kendini doldursun. Boş boş oturmasın her gün bir hadis, iyi, güzel bilgiler öğrensin, birbirimize onları aktaralım. Ama bilmeyen kardeşlerimiz vardır, gittiğimizde ona hayırlı bilgiler anlatabileceğizdir, onlara gitmemiz lazım. Ziyaret etmemiz lazım tabi ki. Bunları tenzih ediyorum. Ayette ne diyordu?

‘’İpliğini kuvvetlice büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın.’’

Yani Allah da bizim sözümüzü çözüp gitmemizi istemiyor. Allah için bir amele niyet ettikten sonra o amelde devamlı olmamızı istiyor ve vaktimizi çok bereketli kullanmaya çalışmamız lazım.

‘’Sonra sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.’’[6]

Ölüm anımıza kadar sürekli ibadet etmemiz lazım. Sürekli. Ne kadar dolu geçtiğini düşünsek de her anımız boş geçiyor. O yüzden lütfen elinizde bir tesbihiniz, hep bir Kur’an olsun, odada bir Kur’an olsun.

Hani diyelim okuyamıyorsunuz sürekli telefondan açın dinleyin. Şu anımı nasıl daha verimli geçirebilirim diye hep kendinize sorun. Çünkü her anı melekler yazıyor ve biz her gün Rabbimize mektup ulaştırıyoruz. Her gün bakın bugün tamamlandı, melekler bugün adınıza mektubu verdiler Rabbimize.

Dediler ki Ayşe, Fatma her kimse yani bugün bunları yaptı. Bugün neler yaptınız şimdi kendinizi düşünün. Bugün günlük mektubunuz Rabbimize verildi. Bugünkü mektubunuzda ne yazıyor? Bütün hareketlerinizi düşünün sabahtan beri. Sabah namazından itibaren düşünün. Ne yaptıysanız hepsi verildi Rabbimize. Benim de ne yaptıysam verildi. Rabbime her gün bir mektup veriyor olmak beni kaygılandırıyor, hayata karşı daha ciddi bakmam gerektiğini düşündürüyor. Evet 3 saat burada geyik yapamam diyorum o zaman. Çünkü öyle bir vakit yok.

Heyecanlanıp yükselip sonra da bırakma, damla damla olsun ama göl olsun. Allah’ın en sevdiği amel az da olsa devamlı olan amel. Diyelim hayatınızda hiç nafile namaz yok. Sadece farzları kılıyorsunuz. O zaman misal kuşluk namazını oturtmakla başlayın. Deyin ki ‘’kuşluk namazını hayatıma oturtacağım.’’ Her gün sabah namazından sonra kerahat vakti girer. O vakit çıktıktan sonra kaçsa saat mesela 9 diyeyim. 9’dan sonra iki rekât namaz kılabilirsiniz. Öğlene bir saat kalana kadar. Bunu alışkanlık edinmeye çalışın. Bir iki ay boyunca deneyin. Bunu alışkanlık edindiyseniz başka bir amele geçin misal hep abdestli olmak gibi. Nafile olanları örnek veriyorum. Bunu deneyebilirsiniz ya da başka ameller, ibadetler bilmiyorum. Ama küçük küçük adımlar olsun devamlı olsun. Formülümüz bu. Az da olsa devamlı olması.

Herkes kendisini analiz edecek.  Dünyalık bir işi ne kadar sürede yapabiliyorum? Nasıl bir insanım? Alışkanlıklarını sürdürebilen bir insan mıyım, alışkanlık kazanmam ne kadar zaman alıyor? Hangi arkadaşım iyi geliyor, hangi arkadaşım çok boş bir kafaya sahip?

Bir arkadaşınız sürekli size ‘’Ya sen zaten çok harikasın, bir şey yapmana gerek yok.’’ diyorsa onunla çok da görüşmeyin. Öyle demesin çünkü. Kim harika ki? Hiçbirimiz de harika değiliz. Arkadaşların birbirini motive etmesi lazım. Aa sen harikasın. Ben nasıl harikayım? Yaptığımız günahlar var bir taraftan da. Öyle demeyeceğiz birbirimize. Diyeceğiz ki ‘’Tamam, daha iyisini nasıl ve devamlı şekilde yapabiliriz, başka nasıl güzel ameller yapabiliriz?’’ birbirimizi böyle motive etmemiz lazım. Bir Hadis-i şerif okuyacağım size.

‘’Bir kimse geceleri okuduğu zikir ve duasını okumadan evvel veya tamamlayamadan uyur da sonra onu sabah namazıyla öğlen namazı arasında okursa gece okumuş gibi sevap kazanır.’’ [7]

Her gece bir zikir çekiyordunuz diyelim ya da her gece mülk suresini, Ayet-el Kürsi’yi okuyordunuz ama onu okuyamadan uyudunuz veya okurken uyuyakaldınız. Sabah namazından sonra öğle namazına kadar olan sürede yaparsanız gece yapmışsınız gibi sevabı yazılıyormuş. Bunu Peygamberimiz (sav) söylüyor. Devamlı yaptığımız için o ameli yapmadığımız anda da melekler bizim yerimize devam etmiş oluyorlar. Çok güzel değil mi?

Başka bir örnek verecek olursak düzenli olarak sadaka veren bir insansınız. Hep veriyordunuz, her Cuma veriyordunuz, ama sonra işten çıkarıldınız ve bu Cuma veremediniz. Veriyormuşsunuz gibi sevap yazılacak. Çünkü hep veriyordunuz ve olsaydı yine verecektiniz. Vermediğiniz 5 hafta boyunca belki de 5 yıl boyunca  her Cuma sevap yazılacak. Kabir ziyareti yapıyordunuz her Cuma ya da her ay mutlaka bir kere kabir ziyareti yapıyordunuz. Bunu 1 yıl 5 yıl boyunca yaptınız. Ömür boyu bunu yapmak istiyorum diye niyetlendiniz. Sonra Allah korusun bir kaza geçirdiniz, belki hastaneye yatmanız gerekti. Kalkamıyorsunuz, gidemiyorsunuz oraya ya da çocuğunuz oldu gidemiyorsunuz şimdi kabre. Gidiyormuşsunuz gibi yine hep sevap yazılacak. Melekler onu senin yerine yapıyor olacak. Çok güzel bir şey bu. Allah bu kadar merhametli. Çok hoş hakikaten. Farzlardan bahsetmiyorum tabi nafilelerden. Yoksa sabah namazını kılmadıysan kılmadı diye yazılır. Melekler senin yerine yaptı diye yazmaz.

Gece hadisesinde gündüz bir sevap olan amel gece on sevap, gece yüz sevap. Gecenin bizim için ehemmiyeti çok büyük. Bir de gecenin insana şöyle bir bereketi var. Gece uykuyu bölmek çok kıymetli ve zor ama biz böldük, kalktık. Bir kardeşiniz olarak şunu tavsiye ediyorum tabii bu bir direktif kanıtlanmış bir durum değil.

Diyelim uyanmakta çok zorlanıyorsunuz. O zaman alarm kurun gece öyle uyanın, yatağın içinde oturun.  Elinize bir tesbih alın. Ne abdest almaya ne de namaz kılmaya kalkmayın ilk etapta. Yatakta oturun ve on dakika boyunca tesbih çekin. Estağfirullah, Estağfirullah… 10 dakika 15 dakika bir zikir çekin, sonra yatın. Bir hafta, iki hafta böyle yapmaya çalışın. Sonra tekrar gece uyanmaya çalışın, uyanın bu sefer ayağa kalkın ve abdest almaya gayret edin. Süreyi siz azaltırsınız kısaltırsınız bilmiyorum. Kalkın, abdest alın. Abdest aldınız geldiniz, iki rekât namaz kılmaya çalışın. Namaz kılmak çok zorladı, abdest almanıza rağmen. Tamam, bir sayfa Kur’an okuyun. Kur’an okumak çok zorladı, dinleyin, Youtube’dan açın dinleyin. Bir tesbih çekin, yine yatın namaz kılmasanız bile. Tesbih de çekseniz sevap. Kur’an okusanız da sevap, dinleseniz de çok sevap. Bence önce uyanmayı hedefleyin, yatakta uyanık kalmayı hedefleyin.

10 dakika 20 dakika. Sonra bunu uzatabilirsiniz, yarım saat bir saat. Ama bunu zamana yayarak yapın. Bir ay, iki ay, üç ay… İnanın ki bu şekilde istikrar sağlanacak Allah’ın izniyle. Böyle bir verim sağlayabilirsiniz Allah’ın izniyle.

Bir de şu gerçekçi değil. Ben her gece teheccüde kalkacağım, ben her gece sabaha kadar ibadet edeceğim. Bunu belki bir hafta yaparsınız, belki üç gün yaparsınız. Sonra da yapamazsınız. Bu ciddi bir alışkanlıktır. Tabi ki mümkün ama çok zor gerçekten. O yüzden mümkün olan yerden başlayın. Eğer hiç alışkanlığınız yoksa haftada bire niyetlenin önce. Haftada bir meselesini önce 2-3 ay deneyin 4 ay deneyin. Sonra belki haftada ikiye niyetlenebilirsiniz. Yine bunu azar azar arttırma yönünde yapın ve öyle sabitleyin. Zinciri kırma diye programlar var. Ben çok üşeniyorum program yazmaya da, ajanda tutmaya da ama faydası olacağına inanıyorsanız öyle planlamalar yapabilirsiniz. Zinciri kırma gibi görsellerden faydalanabilirsiniz. Bir tane daha hadis okuyacağım yine Riyazüs Salihin’de geçiyor. Peygamberimiz (sav) demiş ki:

‘’Ey Abdullah! Filan kimse gibi olma, çünkü o gece ibadetlerine devam ederken sonra gece ibadet etmeyi terk etti.’’[8]

Burada örnek gece ibadeti ama bunu başka bütün ibadetlere de eğebiliriz. Bir zikri alışkanlık edindikten sonra nafile namazı, sadakayı, kabir ziyaretini, herhangi bir nafileyi alışkanlık edindikten sonra bunu hayatımızdan çıkarmak çok kötü bir iş. Allah’ın hiç hoşlanmayacağı bir şey. Müminin nafilesi de ciddiyet ister, farzları siz düşünün, farzların yerini. Başladığınızı bırakmayın. Başladığı işi bırakması bir Müslümana uygun değildir. O işi tut ve sakın bırakma. O yüzden az ve devamlı. Mükemmeli ararken tamamını kaybetmeyelim. En harikasını yapamıyorum o zaman hiçbirini yapmayayım. Hayır, yapabildiğini yap. Lütfen yapabildiğiniz kadarını yapın. Örtü meselesinde de aynı şey geçerli. Sakın eksik yapıyorum diye çıkarmayı düşünmeyin. Hayır, yapabildiğinizi yapmaya devam edin. Onun üzerine eklemeye çalışın. Bunun üzerine gitmeye çalışın. Kesinlikle bırakmayın. Aişe (r.a) şöyle rivayet ediyor:

‘’Resûlullah (sav) ağrı, sancı veya başka bir sebeple geceleyin gece namazını kılamazsa (onun yerine) gündüzünde on iki rekât namaz kılardı.’’

Çünkü hep gece kılıyor. Sabah kıldığında da aynı şekilde onun yerine geçeceği için böyle de bir detay verdi bize. Nafile olmasa da olur diyemeyiz. Kul nafilelerle yükselir Allah katında. Bu Hadis-i şerifi tam toparlayamıyorum zihnimde ama şöyleydi. Allahu Teala buyuruyor, diyor ki:

‘’Kulum bana farzlarla yaklaşır, sonra nafilelerle iyice yükselir. Nafilelerle ben onu daha çok sevmeye başlarım. Öyle olur ki ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum.’’

Bu ne demek biliyor musunuz? Artık o kula ibadetler yaparken zor gelmez. Çünkü melekeleşmiştir. Alışkanlık haline gelmiştir. O kul artık istese de gıybet edemez çünkü midesi bulanır. O kul istese de artık örtüsünü çıkaramaz çünkü örtü onun kolu gibi olmuştur, eli parmağı gibi olmuştur. Böyle bir vaziyet alır. Gece namazına kalkamadığında sabaha kalkamamış gibi içinde bir yangın olur. Böyle bir his gelir. Artık ibadetler, farzlar ona külfet değil, rahmettir. Onun kalbini kaplayan çok güzel nimetlerdir. Bu seviyeye ulaşabilmek için zor geliyorken yapmamız lazım. Farz yoksa yokuz.

Resûlullah (sav) namaz kılarken ayakları şişiyor, gerçekten de topukları şişmiş vaziyetteyken Hz. Aişe (ra) görüyor. Diyor ki:

‘’Ya Resûlallah! Allah senin bütün günahlarını affetmişken bu kadar kendini yorman doğru mu?’’ Ne diyor? ‘’Ya Aişe Allah’ın nimetlerine şükreden bir kul olmayayım mı?’’[9]

Burada da aslında nimetin ve şükrün ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü Aleyhissalatu Vesselam evlat kaybetmiş, eş kaybetmiş, akrabalarından çok çekmiş, büyük eziyetler çekmiş, dünya nazarında hep imtihanlardan geçmiş bir adam. Diyor ki: ‘’Allah’ın nimetlerine şükreden bir kul olmayayım mı?’’ Sanki bu cümleyi söylediğinde zannedersiniz ki dünyaya hâkim bir kral, sarayında yaşıyor. Bir eli yağda, bir eli balda. Hâlbuki sırtında incecik bir kaftanla, hasırda yerde yatıyorken, çoğu günü aç geçiriyorken, insanlardan eziyet görüyorken ‘’Ey Aişe! Allah’ın nimetlerine şükreden bir kul olmayayım mı?’’ diyor.

Neden? Bir bedene sahip olmayı çok büyük şükür olarak görüyor. İmana sahip, Allah’tan haberi var, bunları çok büyük şükür olarak görüyor. İnsanların hayatlarındaki nimetlere bakıp bakıp benim de buyum yok demek ne kadar âdil Allah’a karşı? Allah’tan haberimiz var, Kitaptan haberimiz var. Ne büyük bir nimet. Onların neyi olursa olsun. Rabbimizden haberimiz var. Rabbimizin bize seslendiğinden haberimiz var. Ne büyük nimet.

Peki, namazda neden devamı sağlayamayız? Çünkü namaz da aslında imanla birlikte sürekliliği olabilecek bir şeydir. İman esaslarına çalışmamız lazım. İmanın şartı ne? Allah’a iman, meleklere iman, kitaplara iman, peygamberlere iman, ahiret gününe kıyamet gününe iman, kaza ve kadere iman. Bir de ihyadan namaz kısmını okumanızı tavsiye edeceğim. İHYÂU ULÛMİ’d-DÎN İmam Gazali’nin. Oradaki namaz babını okumak iyi olur. Namaz devamlılığı bağlamında.

Ayrıca namazlardan ve bir takım farzlardan bizi alıkoyan günlük hayattaki günahlardır. Namazdaki devamlılığı, ibadetlerimizi artırmak istiyorsak günahlarımızı hayatımızdan çıkarmaya bakacağız. Esas iş, esas hüner budur zaten.

Yoksa bir taraftan iyi bir iş yapmak, bir taraftan kötü bir iş yapmak inanın kolay ve birçok insan böyle yapıyor. Ama Allah önce kötüyü terk etmemizi istiyor.

Sizi misafir olarak ağırlamak istesem fakat soframın içi pislik dolu olsa o pisliğin üzerine harika ikramlar koysam bu ikramların bir anlamı olur mu? Olmaz. Önce sofrayı temizlemem gerekiyordu. Yoksa kokudan oturamazsınız zaten. İşte kulluk da böyledir. Önce pisliği temizlemek gerekir. Üzerine iyi işler yapmak gerekir. Bu durumda iyilikleri terk mi edelim? Hayır, kötülükleri terk edelim. İyilikleri az da olsa devamlı olarak yapalım. Allah’ın razı olduğu bir hayat geçirelim. İyi insanlardan olalım, iyi insanlar bulalım. Gerisi için de sabredelim inşallah.

Elhamdülillah, Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed.

[1] 49/Hucurat Suresi, 17

[2] 2/Bakara Suresi, 245

[3] 57/ Hadid Suresi, 16

[4] 57/ Hadid Suresi, 27

[5] 16/ Nahl Suresi, 92

[6] 15/ Hicr, 99

[7] Riyazüs Salihin, 155. Hadis/ Müslim, Müsâfiîn 142. Ebû Dâvûd, Tatavvu’19

[8] Buhârî, Teheccüd 19; Müslim, Sıyâm 185

[9] Buhârî, Tefsîrû sûre 48; Müslim, Münâfikîn 81

Yorum yap