Dağları Delmesek Olmaz mı?

Dağları Delmesek Olmaz mı?

Ezginin Günlüğü’nün bir şarkısı var, çok seviyorum diyor ki sevmek kolay.

bir gökyüzü, biraz tebessüm.

al tut elimi bu kadar.

dağları delmesek olmaz mı?

çölleri aşmasak olmaz mı?

Sadece sevsek olmaz mı? Karşımızdaki insan bize ölmese de sağlıkla, karşılıklı yaşasak, birileri için delirmesek de aklımız başımızda sıhhatle önümüze bakabilsek birlikte, olmaz mı? Şehvetten, delilikten, uç duygulardan kendimizden geçip kendimizi kaybedip bir yerlere varmaktan uyuşmaktansa uyanık kalıp ânın tadına varıp kulluğumuzu sürdürüp hem sevap kazanıp hem afiyetle, huzurla, sekînetle, mutlulukla yuvalar kursak olmaz mı?

Sürekli yüksek hislerle yaşama isteği, gerçekçi değil ve birçok bağımlılığın, dürtü bozukluğunun kaynağı da buradan besleniyor. Bir şeyin çok uçta arzulanması bana çok ürkütücü geliyor. Çünkü insanın doğasına uygun değil. Anlık hazlar, anlık tatminler… Kumar mesela, o anki kazanma duygusunun sarhoşluğu, farklı birçok bağımlılık, sapkınlık, sapıklık… Hazzın, duygunun, tatminin çok uçta yaşanmasını istemekten doğan bozulmalar.

İnsan itidalle, vasatla yani orta hâlle gerçekten huzurla yaşayabilecek fıtrata sahipken etkileyici gelmiyor konfetiler, havai fişekler, pastalar, mumlar… Mesela her seferinde reklamlarda ‘’pırlanta aşka çok yakışıyor, aşka yakışan imza’’ sloganlarını dinliyoruz. Aşka yakışan imza sadakattir, sadakattir. Yemek yerken bir taraftan sohbet edebilmektir, birbirini dinleyebilmektir, aynı şeye beraberce, içtenlikle durup gülebilmektir, kötü bir gün geçirdiğinde karşımızdakine sakin bir liman olabilmektir, sarılabilmektir.

Sevmek, çok basit şeylerden büyük tatlar alabilmektir. Aşka yakışan imza, pırlanta takmak değildir. Büyük maceralar aramak değildir. İllâ karşımızdakinin bize ölmesi değildir. Bize niye ölüyorlar, biz niye ölüyoruz birisine, neden ikimiz de yaşamıyoruz Allah için, ümmet için, daha güzel iyilikler yapmak için? Neden zevklerimizin üstünde erdemlerimiz, hedeflerimiz yok? Neden ümmet vizyonumuz yok? Ümmetin çocukları, dünyanın geleceği, ahirete açılan köprümüz neden gündemimizde yok?

Ne yapabilirim daha iyi bir insan olmak için, çocukların daha iyi bireyler olması için ne yapabilirim? Kendi sülalemiz için ne yapabiliriz, mahallemiz için ne yapabiliriz?

Bütün bunları oturup konuşabilmek için aklımızın yerinde olması gerekiyor.

Şunlar çok etkileyici geliyor olabilir: Birinin sizin için delirmesi. Oysa birden gelişen hayranlık, uç duygular, delirmek kesinlikle sağlıksız. Sebebi ancak ve ancak boşluk. Mesela Aziz’in karısı Yusuf aleyhisselama hayran. Ölüyor, öyle hayran, öyle hayran, öyle hayran ki nihayet saldırıyor. Akıl örtüldü. Bunu Aziz’in karısı kapalı kapılar ardında yaptı. Bunu bugünün Ayşe’si, Fatma’sı, Zehra’sı İnstagram’dan yapıyor. Ali’si, Ahmet’i bunu İnstagram’dan, Twitter’dan yapıyor. Okuldayken yapıyor. İllâ sırtından gömleğini çekmesine gerek yok. Bunu kantindeyken, bankadayken,  sıradayken yapıyor.

Oysa aklımız gerçekten güzel erdemlerle dolu olsa…

Anlatıyorlar ‘’Şurada karşılaştık, birbirimizi bir kere gördük ondan sonra işte evlendik. Caminin önünde birbirimizi gördük evlendik.’’ Bir türlü anlayamıyorum. Camiye gidiyorum, kafeteryaya gidiyorum, çok da sosyal biriyim, bir sürü yere gidiyorum. Ama kafam sürekli önümde. Hani kim girmiş, kim çıkmış, oraya kim gelmiş, benim önümde bir adam var mıymış, bana mı bakmış… Kimseyi görmüyorum ki. Nasıl cami çıkışında birbirinizi görüyorsunuz ya da nasıl kitapçıya girip hemen birini görüyorsunuz, hoop aşık oluyorsunuz? Sürekli kitapçıya gidiyorum, camiye gidiyorum, seyahat ediyorum, yolculuk yapıyorum, okula gidiyorum, bir sürü insanla görüşüyorum, sosyal medyayı da aktif kullanıyorum. Kimseyle karşılaşmıyorum, tanışmıyorum, kimseden etkilenmiyorum. Çünkü bakmıyorum ki, çünkü niye bakayım ki?

Zaman zaman mesajlar geliyor ‘’Bana şu şöyle dedi, sonra böyle bir konuşma geçti aramızda ama şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Ölçüyü de korumak istiyorum ama.’’ Tabii ki evlenmeyin demiyorum. Fakat evlenmek için sürekli sınırları gevşetmek neden? ‘’Çok zor durumda kalıyorum, ölçüyü tutturmakta çok zorlanıyorum, aradaki muhabbeti nasıl koyacağımı bilemiyorum. Birisi benden çok etkilenmiş sürekli ulaşmaya çalışıyor. Ne kadar hayır desem de durmuyor.’’ Bunu hiç anlamıyorum mesela ne kadar hayır desem de durmuyor. Hayır, diyeceğim ve o durmayacak. Algılayamıyorum. Ancak kocam olması lazım. Karşımızdaki eşimiz değilse nasıl ‘’dur’’ diyorum ve durmuyor. Burayı benim kafam almıyor.

Önce kendi ölçülerimizden emin olalım. Her köşe başında nasıl aşık olunup her köşe başında nasıl yeni bir görüşme gerçekleştirilebiliyor? Bu kadar sosyal ve aktif bir yaşantının içinde kimseye rastlayamıyorum. Bu bir serzeniş değil, elhamdülillah zaten hayatımdan memnunum. Ama sizin bu kadar sık karşılaşıp imtihandan geçiyor olmanız acaba kafanızın biraz fazla gezmesi ile ilgili olabilir mi, diye bir soru bırakmak istiyorum.

Sokakta yürürken tanımadığımız insanlar gelip merhaba, nasılsınız, dese biz de hepsine dönüp merhaba, sen nasılsın mı diyeceğiz? Demeyeceğiz değil mi, yani edeben demeyeceğiz. Bunun dinle de ilgisi yok sadece. Bir hanımefendi, şahsiyetli bir hanımefendi onunla her konuşmak isteyenle, her önüne gelenle tabii ki bir alâka kurmak istemez. Kendisine saygısı mâni olur. Bir de bunun instagramı, işte facebooku, osu, busu…

Tanımadığımız insanlarla konuşmayız. Normali budur.

‘’O zaman benim nasibim beni nasıl bulacak?’’ Nasibimiz, ucuz yollarla bizi bulacaksa bulmasın. Allah’ın razı olmadığı yollarla bulacaksa, bulmasın. Kendinize biçtiğiniz bir değer olsun, sizin bir şahsiyetiniz, duruşunuz, seviyeniz olsun. Bu seviyede birisi sizin karşınıza çıkabiliyorsa, çıksın. Fark, fark edilir.

Yusuf aleyhisselamın hiç böyle korkuları olmuş mu acaba? ‘’Allah’ım, ne zaman evleneceğim, Allah’ım herkese de ‘hayır hayır’ diyoruz ama iyi birini bulabilecek miyim?’’ Hiç böyle bir kaygısı olmuş mu acaba Yusuf aleyhisselamın?

Seviyeyle söyleyebilmek istiyorum ama Müslüman gençlerin serzenişleri ve ölçü konusunda yaşadıkları zorlukların maalesef doğrudan söylemem gerekiyor ki, çoğu kez nefislerindeki zafiyetinden kaynaklandığını görüyorum. Çünkü kafanız yerde olursa, tutup da sizi çenenizden yukarıya kaldırıp illâ  gözüme bak, diyemezler. Diyemiyorlar, size de diyemezler.  Biraz net durmak gerekiyor.

‘’O zaman biz nasıl evleneceğiz?’’

Mevlâ isterse el getirir, yel getirir, sel getirir.

Mevlâ istemezse el götürür, yel götürür, sel götürür.

Selamun aleyküm ve rahmetullah.

şarkıyı merak ettiyseniz 🙂 –> https://www.youtube.com/watch?v=X-JDGTCR6Sk

*Yusuf Suresi’nin tefsir dersinden bir bölümü yukarıda yazıya aktardık. Dinlemek isterseniz linki aşağıya bırakıyorum: https://open.spotify.com/episode/3pRnpJQlMTHf821fU6JAxO?si=6cc27bd3febc4cc7

Yorum yap