Bakanlar Bana Gövdemi Görürler

Bakanlar Bana Gövdemi Görürler

Kendiliğini kaybeden ve bunun da farkında olmayan. Koca bir ömrü -mış gibi yaparak yaşamak. Hiç sormadan; neden? Düşünmeden emin olmak tek seçeneğin bu olduğuna. Kırarak. Hiçbir şey yapmanın o dehşet verici zararıyla, parçalayarak. Tahta kuruları gibi. Milim milim içine girdiği masanın bacaklarını yiyen.. derken masa.. bir gece küt! Birden bire değil ve işte, mutlaka birden bire olan yangınlar, sel ve fırtına. Geçtim içinden kendimin, – mış gibi yapmayı bilmediğimden. Öğrenmeyi de reddettiğimden.

Hatırlıyorum, bir arazi, çimenlik, geniş. Üzerinde tekerlek biçiminde kocaman betonlar. Ne için oradalar? Ne içindiyse, şimdi unutulmuşlar. Bu hepimizin kaderi olabilir bir gün. Büyük bir amaçla konduğun arazide işe yaramaz tekerlere dönüşmek. Oraya getirilmeleri kolay olmamıştır. Taşınmaları. Unutulmaları ve geride bırakılmalarıysa ne kolay. İçlerinde yürürdüm bu beton yığınının. Dokuz yaşında olmalıyım. Orada, saatlerce susabilirdim. Tekerlerin içinde döndükçe, kendimin etrafında da dönerdim. Umut ettiğim için kendime kızdığım çok yerim vardı. Onları dinlendirirdim. Kimse yoktu. Çocuklar aşağı mahallede oynardı. Ben oynamazdım. Oyuna dalamazdım, babanem çağırırdı. Dalamamaya o kadar kâni olmuştum ki başlamak içimden gelmezdi. Artık canım da istemiyordu. Taşların içinde oturup, yürüyüp daha uzun susup bu susmalarla yorulup dinlendikten sonra çimenlere koyardım başımı. Ellerimi hemen yastık yaparak. Güneş tepede. Yüzümün üstünde gezinirdi. Parmaklarımla ben de güneşin üzerinde gezinirdim. Gözlerimi yumardım, sıkmadan. İşte! O bayıldığım renk cümbüşü doluşurdu göz kapaklarımın üzerine. Turuncu, yeşil, kırmızı, incecik bir yeşil.

Bu renkler evimizin arka bahçesindeki beton avluya uzanıp gözlerimi yumunca da gelirdi. Güneş bulut ve ay ve yağmur, benim arkadaşlarımdı. Onlarla yürür, konuşur, susardım. Beni bırakmazlardı. Sürprizler yaparlardı. Bahçemizdeki söğüt ve güller de arkadaşımdı. İnsan arkadaşını yer mi, derseniz. Babanemin yaptığı gül reçelini kime ikram etsek yerdi. Elde değil..

İçeriye bütün rüzgârı misafirperverliğiyle alıveren tahta pencereler de.. Kapı önündeki kaldırım taşı, bozuk sokak üzerine serdiğimiz hasırlar ve mahallecek çekirdek yeme saatlerimiz de arkadaşımdı. Sırtıma üşüşen ürperti, hiç olmayacak anlarda içime saplanıp dönmeye başlayan bıçak. O da benim arkadaşımdı. Ne kadar ileri gidebileceğini öğrenmiştim. Öldürmüyordu. Fakat o günlerde neyi neden yaptığımı, yapmadığımı tahlil edecek kudrette değildim. Neyse ki yazmayı öğrenmiştim. Bir de dua etmeyi. Böylece masamın bacaklarını tahta kuruları hiçbir zaman onu devirebilecek kadar yiyemedi. Tamir edebildim. Yontulan yerlerim, neresi, açtım baktım ve bildim.

Bildim ki yuvam ve yurdum burası: İçim. Onu duymazsam, arkadaşlarımı da duyamam. Dua eden de yabancım olur. Sesimi tanıyamam. Büyürken, elimi kalbime koyup ‘sana ne oldu? ne oluyor?’ demeyi ve onu duymayı öğrendim. Çok canımı acıtacak olsa bile onu duymuyormuş gibi yapmamayı öğrendim. Müsaade etmeyi. Bir de.. kimseyi ikna etmeye çalışmamak gerektiğini. Kabullenmenin dağları taşımak olduğunu öğrendim. Taşıdım da. Bunlar bana 3 fıtık olarak geri döndü. Doktor, bu kadar ağır ne taşındın, diye sorunca ”Kabullendim” diyemedim. Her şeyi demeye gerek yok, onu da öğrendim. Anlatamaz, açıklayamazsınız. İnsanların diğer hayatlar hakkında daima parlak fikirleri vardır ancak onları uygulamanız için uzatacak elleri yoktur. Ellerin yeri, herkesin kendi cebidir. E sizin cebiniz delikse.. dikmeyi öğreneceksiniz. Çantamda ve dolabımda iğne iplik taşımayı öğrendim. Kesmeyi biçmeyi ve dikişi. Fakat bir araya getiremediğim, getirsem de dikip bütün edemediğim parçalar oldu. Anladım ki gücüm sınırlı. Kalbi kalbe ekleyemem.

Anladım ki her bakan kendi bütünlüğü yahut yarımlığıyla, ona ait olan yargı ve zanlarla bakmakta bana. Ben, çoğu zaman onun gördüğü yerden gerçek kendim değilim. Bakanlar, hep, kendi perdeleriyle bakıyormuş, gördüm. Kimsenin kolundan çekip, sarsıp buğuyu kaldıramayacağımı gördüm. Buğulu camları olanların silmemek için nasıl direndiklerini. Silmek istediğimde çıldırdıklarını gördüm. Böylece durdum, duruldum, çekildim.

Beni gör, diyen bir kız çocuğu tanıyorum. Görülmedikçe sevgiyi hak etmediğine emin olmuş olan. Halbuki.. körler göremez. Bilmiyordu, çok üzüldü. Nice körün ortasında görünmez kılınacaktı, derken o, gövdenin ötesini gördü. O gün bugündür de kimseye seslenmedi.

”Bakanlar bana gövdemi görürler,

Ben başka yerdeyim.

Gömenler beni

Gövdemi gömerler

Ben başka yerdeyim.”

Yorum yap