Allah İyileri Neden İmtihan Ediyor?

Allah İyileri Neden İmtihan Ediyor?

SORU: Şûra suresi 30. ayette ”Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; Allah bir çoğunu da bağışlar buyrulmuş.” Peki ama bu dünyada en büyük sıkıntıları çeken neden peygamberler olmuş? Şayet Allah sevdiği kuluna çektirirmiş dersek de bu sefer Allah günahkar kullarını salih ve saliha kullarından daha çok seviyor anlamı çıkmaz mı?

CEVAP: Allahu Teala başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O yine de çoğunu affeder, diyor. Burada insanın iradesiyle şerri ve kötülüğü seçtiği durumları ele almakta. Yoksa insanın dahli dışında da başına musibetler gelir. Esasen dahli dışında ona isabet edenlere musibet değil imtihan denir. Her imtihan insanın elleriyle yaptıkları yüzünden değildir. Yani her başımıza gelene kendimiz sebep olmayız.  Cüz’i irade ve küllü irade diye iki farklı konum var kaderde. Mesela; anne babamızı seçemeyiz. Doğacak çocuğumuzu seçemeyiz. Ölüm vaktimizi, ne zaman doğacağımızı seçemeyiz. Böyle belli başlı şeyler vardır. Bunlar bizim seçimlerimiz dışında gerçekleşir. Ki anne, baba ve evlat çok büyük imtihan sebebi olabilen unsurlardır insan için. Bunları insan kendi elleriyle seçmemiştir. Ama büyük bir imtihan olarak insana isabet edebilir.

İnsana irade, akıl verilmiştir. Ve kalbimize yaratılışımızla birlikte İslam fıtratı dediğimiz o öz cevher bırakılmıştır. Dolayısıyla her insan iyilik üzerine yaratılır. Ama fıtratını bozduğu ve nefsiyle hareket ettiği için vicdanından uzaklaşmaya başlar. Bu durumda da nefsine göre seçimler yapar hayatta. Seçimlerinin neticesinde de başına kötü şeyler gelir. Mesela; Allah onun karşısına birçok türden insan çıkarır. Kötü ya da şüpheli birisiyle karşılaştığında insanın kalbine bir bulantı bırakır Allahu Teala. Ama insan o bulantıya, o şüpheye rağmen yanlış olan tarafa gitmekte ısrar ederse, Allah buna, kulunun iradesine, karışmaz. Bu sefer o bulantı giderek hissedilmemeye başlar. Kul, o kötü arkadaşa/duruma alışır. Ona meyil eder. Artık kalbinde bir yer açar. Sonrasında da bununla birlikte kötü alışkanlıklara sapmaya başlar. İşte bu kişinin kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir.

Sabah sınavı vardır. Allah’ım bana sınavda yardım et, der ama ense yapar, hiçbir şekilde sınava çalışmaz. Sınavdan da kalır. Allah nasip ettiği için kaldım, demek aptalca bir görüştür tabii ki. Bunu Allah sen öyle yaptığın için o şekilde nasip etti. Yine bu ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir.

İnsanın bedenine iyi bakmaması, hastalığının şifasını aramaması, masivaya dalması, haramı basit görmesi, haram bir ilişki yürütmesi, kadın-erkek ilişkilerine dikkat etmemesi… Bütün bunlar tercihiyle hareket ettiği konulardır. Bunların neticesinde hayatına ve ahiretine gelecek olan bereketsizlik, günah, musibet hepsini elleriyle kazanmış demektir. Burada ellerinizle yaptıklarınız yüzünden diye kast edilen insanın seçebilir konumdayken tercih ettiği kötü yolların sonucunda başına gelen  şeyler. Ve dünyada kim neyi ararsa onu bulur. Mesela; yeni bir şehre gittin. Oradaki barları ararsan barları bulursun, camiileri ararsan camiileri bulursun. Kim neyi ararsa, ona dair bir yol bulur. Böyle insanlarla karşılaşır ve sonunda da doğruya yada yanlışa bir yol izler.

Ayette sonrasında diyor ki: Yine de Allah sizi bağışlar. Çünkü insan hata yapmaya çok müsait bir yapıdadır. Önemli olan insanın hatasını fark etmesi, kabul etmesi, tövbe edip doğru yola dönmeye çalışması. Bu Allah katında çok kıymetlidir. Dolayısıyla, kul yanlış yola saptı, ömür boyu bataklıklar içinde kalsın, demez Allahu Teala. Kulun önüne yine uyarıcı fırsatlar, insanlar çıkarır. Hiçbir uyarı vermese bile kalbine yaptığı o kötü amelde rahatsızlık hissini verir.  Fakat kul, bu rahatsızlık hissine rağmen vicdanının sesini kapatıp nefsine uymaya devam ederse, yine Allah’ın sınırını çiğnediği için elleriyle yaptıkları yüzünden kötü şeyler yaşar.

Kötü şeyler yaşamayı da çok geniş düşünmek lazım. Kötü şeyler yaşamaktan kastım, bazen bir kulun başına dünyada hiç kötü bir şey gelmeyebilir. Ama elleriyle yaptıklarının karşılığı olarak, kabir azabını ve cehennemi bulması muhtemeldir. Fakat dedik ya bir cüz’i bir de külli irade var, diye. Külli irade Allah’ın tamamen bizim dahlimiz dışında takdir ettikleri, cüz’i irade benim tercihlerimle de belirlenen şeyler. Burada da insanın başına bir musibet geldiğinde ‘’Aa ben elimle şunu yaptım, başıma bu yüzden bu geldi.’’ demek yahut karşımızdaki bir insan için ‘’Zaten bu içen birisiydi, o yüzden de evi yandı.’’ gibi tutumlarda bulunmak; gaybı ve kaderi bildiğimizi iddia etmektir. Bu da insanı küfre sürükleyecek bir tavır.

Rasulullah aleyhisselatu cesselam böyle yorumlarda bulunmayı bize yasaklamıştır. Çünkü insanın başına bir iş gelir:

1. Sadece imtihan için gelmiş olabilir. Allah bir şey öğretmek istiyordur.

2. Belki de o insanın etrafındakilere bir şey öğretmek istiyordur.

3. Bu kul zaten iyi bir kuldur. Allah onun cennetteki derecesini yükseltmek, dünyada da ona derin bir kavrayış vermek istiyordur.

4. Bu kulun günahları çok fazladır. Allah onun günahlarını temizlemek istiyordur. Musibet verir ve üzüldüğü her an, mücadele ettiği her an için günahlarını siler. Aklını başına alsın ister ölmeden evvel, keder dünyanın geçiciliğini hatırlatan en çarpıcı duygudur.

5. Bu kul kötü şeyler yapmıştır ve bunun bedeli olarak musibet karşısına çıkmıştır.

Bu liste uzar. Biz neyin neden olduğunu bilemeyiz. O yüzden böyle bir yorumda bulunmaya kalkmak da insanı tehlikeli fikirlere sürükler. Yani başımıza gelen olayın sebebini analiz edemeyiz biz. Ben şunu yaptım, şu yüzden oldu demek gaybı bildiğimizi bir yerde iddia etmek olur. Olayların en temel sebebini ve hikmetini yalnızca Allah bilir. Biz başımıza bir olay geldiğinde şunu demeliyiz. Bu bana ne öğretmek istiyor? Şu anki olay içinde Kur’an ve sünnete göre nasıl bir tavır sergilemeliyim? Buradan çıkarmam gereken şey ne? Korunmam gereken şey ne? Allah bana neyi göstermek istiyor? Ve şu an benim nasıl bir davranış sergilemem gerekiyor. Rasulullah aleyhisselatu vesselam burada olsaydı böyle bir konuda ne yapardı? Bizim sormamız gereken sorular bunlar. Olayın neden olduğu değil. Bu gayptır çünkü.

Gelelim neden salih kullar, peygamberler çok büyük sıkıntılar çekerken; kafirin, münafığın, zındığın büyük nimetler içerisinde olmasına. Hadis-i şerifte buyuruluyor:  Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.

Hadis, dünyanın aşağılık bir yer olduğunu göstermez bize. Allah’ın yarattığı her şey kıymetlidir. Dünya cennete varmamız için bize bir yoldur, bir patikadır. Dolayısıyla biz dünyanın nimetlerinden istifade ederiz. Allah’a ulaşmak, varmak için yapmamız gereken şeyleri yaparız. Tefekkür ederiz yaratılanlar içinde. İmtihanlara burada gireriz. Dünyayı lanetlemek de doğru bir bakış değil.

Mesela nefsi lanetlemek de doğru bir davranış değil. Çünkü yediğimiz yemekten lezzet alıyorsak bu da şehvettir, bu da nefistir. Şehvet illa kadın- erkek mevzusunda gerçekleşen bir şey değildir. Bir insan tatlı yerken de çok lezzetli bulması, yine bir duygudur. Allah’ın insana verdiği mübah bir duygu. Yine karı- koca arasında böyle duyguların olması, evliliği sürdürülebilir kılan duygulardır. Bunlar kıymetli şeyler. O yüzden ‘’Nefsimi tamamen içimden atacağım.’’ demek Allah’ın istediği bir şey değil. ‘’Ben dünya nimetlerine hep sırtımı döndüm, bakmıyorum.’’ demek yine sağlıklı bir şey değil. Allah dünya nimetleri içindeyken dünyaya kapılmayıp dengede kalalım istiyor. Yani hiç ölmeyecek gibi dünya için, her an ölecek gibi ahiret için, bu dengede yaşamak.

Peygamberlerin de hep aktif olarak sosyal yaşamda bulunduklarını, ticaret yaptıklarını, ama buna karşın gece ibadetlerini hiç aksatmadıklarını, namazı hep cemaatle kıldıklarını, tebliğ vazifelerine hep devam ettiklerini, hanımı ile ilişkisini gayet dikkatli sürdürdüklerini, çocuklarla ilgilendiklerini, sosyal bir hayata sahip olduklarını; buna rağmen ibadetlerini de aktif olarak yerine getirdiklerini görüyoruz. Allah’ın da bizden istediği bu. Dünyanın nasıl bir yerde olduğunu göstermek istedim.

Allah için ise kıymetli olan ahiret hayatıdır. Asıl hayat ahiret yurdudur. Dünya hayatı değil. Allah katında en değerli olan şey kendisinin sevgisine bir kulun sahip olmasıdır. Allahu Teala Hz. İbrahim’den bahsederken biz ona hasene verdik, diyor. Hasene; iyilik, mutluluk, güzellik… bütün bu kelimeler hasenenin içinde var. Ama Hz. İbrahim’in hayatına baktığımız zaman, onun evladıyla sınandığını, eşiyle, babasıyla sınandığını görüyoruz. Tamamen mülksüz bir peygamber olduğunu, fakir olduğunu, çok zorluklar çektiğini, hatta bebeğiyle hanımını çölün ortasında bırakıp gitmek zorunda kaldığını görüyoruz. Ama  Allahu Teala Hz. İbrahim’den bahsederken biz ona hasene verdik diyor. Dünya nazarında baktığımızda  hasene görmüyoruz. Adam ömrü boyunca çile çekmiş bir adam. Allah diyor ki hayır, biz ona hasene verdik.

Veya Allah Hz. Musa’dan bahsederken diyor ki, biz ona mülk verdik. Halbuki İsrailoğullarıyla birlikte Firavun’dan kaçtıktan sonra çok ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Allah diyor ki biz Musa’ya mülk verdik. Bize göre mülk para sahibi olmak, refah içinde olmak. Allah’a göre mülk, Allah’ın farkında olmak. Biz baktığımız zaman diyoruz ki; peygamberler acı çekmiş zorlukta kalmışlar. Ama Allah diyor ki; ben onlara mülk verdim. Neden? Çünkü bir diğeri, zengin olan refah içinde olan gaflet içinde bir kalp taşıyor. Ve şundan bahseder Allahu Teala ayeti kerimede ‘’Ona mal vermekle uyuştururum. (Kafirden bahsediyor burada.) o kadar zevke dalar ki artık o malla, o çoklukla, o keyif haliyle kesinlikle dünyada doğru yolda olduğuna artık inanır. Ve hidayete dair asla kafasını çevirmek istemez. Günahını artırır. Onu o olduğu bataklıkta bırakırım. O kendini mülk sahibi zanneder. Ama o ateş ehlidir. Neden? Bu kişi Allah’ın önüne çıkardığı bütün fırsatları tepmiştir. Malını Allah’a tercih etmiştir. Bu kişiler bizde varlık sahibi gibi, rahat içinde, refah içinde gibi gözükseler de Allah katında bedbaht, kaybetmiş ve zillet içinde kimselerdir.

Çünkü Allah için dünya çok geçici bir zaman dilimi. Allah diyor ki; siz orda bir kuşluk vakti kaldınız. Onlara dirildiklerinde sorarlar: Dünyada ne kadar kaldınız? -Göz açıp kapayıncaya kadar kaldık. Şimdi mesela sen 20 yaşındasın. Ne oldu 20 yıldır? Hiç. Bir sahne yok. Daha çok yıllar biriktikçe, 70 yaşındaki birisine sen sor. Ne kadar yaşadın? -Bilmiyorum ki, daha dündü, şimdi bugün. Hani şarkıda diyor ya nasıl geçti habersiz, o güzelim yılları. Dünya hayatı böyle gelip geçici, böyle hızlı bir şey. Allah diyor ki cennette size mülkler vermek istiyorum. Burada bunun için sizi, eğitmek, neler yapabileceğinizi görmek istiyorum.

Peki Allah bir kula hem dünyada hem ahirette veremez mi? Verebilir. Hz. Süleyman hem dünyada mülk sahibi olmuştur hem ahirette mülk sahibi olmuştur. Hz. Muhammed aleyhisselatu vesselam’a da Allah teklif etmiştir. Mülk ister misin, diye. Sana eziyet edenleri yok edelim mi, diye. Rasulullah aleyhisselatu vesselam reddetmiştir. İstememiştir. Demiş ki: Hayır, ben ümmetime bu şartlarla yaşanılabilir olduğunu, bu şartlarla İslam’ın sürdürülebilir olduğunu göstermek istiyorum.

Hatta hep sıkıntı içinde geçmemiştir ömrü. Mekke döneminde çok yokluktalar ama Medine döneminde İslam Devleti kuruluyor. Ve artık altınlar, ganimetler geliyor. Güçlü konuma geçen Müslümanlar oluyor. Hatta bu yüzden İslamiyet’i kabul etmemelerine rağmen bir takım insanlar iman ettiğini söylüyor. Bunlara münafık diyoruz. Çünkü İslam parasal olarak ve konum itibariyle çok güçlü bir yere geliyor. Fakat Rasulullah aleyhisselatu vesselamın evinde yine yatak yok, yine çatlayasıya yemiyor. Yine gezip tozup zevklenen bir adam olmuyor. Yine mahzun, yine üzgün. Çünkü İslam’a girmeyenler için üzülüyor. İnsanların arasında ters giden bir mevzu olduğunda üzülüyor. Gelecekteki ümmeti için, cenneti, cehennemi bildiği için üzülüyor. ”Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.”

O kadar mülke sahip olması da onu sarhoş etmiyor. Allah, bu mülkü kimlere vermiş o zaman? Hz. Ebubekir’e, Rasulullah sleyhisselatu vesselama, Hz. Süleyman’a, Hz. Osman’a vermiş. Bunu yönetebilecek olan imanlı kullarına da vermiş. Ama bir sahabi var mesela. Çok mal istiyor. Allah Rasulunden de dua istiyor. ”Ya Rasulullah bana dua et ben zengin olayım” diyor. Rasulullah’ın cevabı; mal isteme, oluyor. Sahabe ısrarla dua istiyor, zengin olup zekat vermek, yardım etmek istiyorum, diyor. Rasulullah aleyhisselatu vesselam tekrar; mal isteme, diyor. O tekrar geliyor üçüncü sefer. Bu sefer Rasulullah diyor ki: Allah’ım sen ona mal nasip et. Sonra gidiyor, bir koyun alıyor, deve alıyor. O, onu getiriyor derken adamın sürüleri oluyor. Artık sürüler, sürüleri katlıyor. Şehri geçiyor. Şehirler arası ticaret yapmaya başlıyor. Derken beş vakit namaza gelmemeye başlıyor, azaltıyor. Sonra cumalara gelmemeye başlıyor. Sonra namazı bırakıyor. Biraz daha zaman geçiyor. Zekat toplama zamanı geliyor artık tabii zaman geçiyor bu arada. Gidin ondan zekatı isteyin diyor Rasullullah. Vermiyor. Artık üçüncüye gittiklerinde diyor ki: Muhammed benden haraç mı istiyor? Bu sahabe peygamberin arkasında namaz kılmış bir adam. Yani mucizeleri görmüş bir adam. Rasulullah aleyhisselatu vesselama gelip bunu söylüyorlar. Diyor ki: Yazık, kafir oldu.

Şimdi demek ki Allah’ın vermediğinde de hayır var. Sadece mal olarak düşünmeyelim. Nimet aile, sağlık, anne, baba, para olur. Allah kime neyi vermiyorsa, kulunu sevdiğinden vermiyor. Kime hangi sıkıntıyı veriyorsa, ona bir şeyi öğretmek istediğinden veriyor.

Allah günahkar kullarını tabii ki salih kullarından çok sevmiyor. Ama şu bir gerçektir insan psikolojisinde, kim ki dertlidir; Allah’a yürekten yakarır. Mesela yine Hz. İbrahim için Allahu Teala buyuruyor: O bağrı yanıktı. Bak Allah’ın kullandığı ifadeye bak. Hz. İbrahim’in bağrının yanık olduğunu Allah Kur’an’a sabitliyor. Onun o kadar içinin yandığını görmüş ve yine biz Hz. İbrahim’in hanif dininin kurucusu olarak benimsiyoruz. Rasulullah aleyhisselatu vesselama dua ederken her namazdan sonra Hz. İbrahim’e de dua ediyoruz. Ne kadar şerefli bir peygamber ki bir bayramımız onun vesilesiyle bize miras kalmış oluyor. Hep hayırla yad ediyoruz. Yine Kabe ile ilgili meselelerde, Hac meselesinde payı çok büyük olan bir peygamber. Ama Allah diyor ki: Onun bağrı yanıktı.

Hz. İbrahim’in ettiği dualara bakıyoruz: Hep gelecek nesil için dua etmiş. Neslimden hayırlı bir ümmet çıkar, neslimden salih kimseler çıkar diye. Rasulullah aleyhisselatu vesselam, Hz. İbrahim’in neslinden oluyor. Onun duasının bir karşılığı olarak da kendi neslinin devamından son peygamber gelmiş oluyor. Çok büyük dualarının kabul edildiğini görüyoruz Hz. İbrahim’in. Çünkü Allah katındaki yeri çok ayrı. Halilullah olarak geçiyor: Allah’ın dostu. Allah’ın dostu olmak bedel ister. Bedava değildir. -Esasen bir insanla hatta kediyle dahi yakınlık kurmak bedava değildir-

Bir insanın kalbine Allah gerçekten tecelli ederse, o insanın gözünde ne ailesini kaybetmek olur, ne sevdiğini kaybetmek, ne parasını kaybetmek olur, ne mesleğini kaybetmek olur. Allah için her şeyi gözden çıkarabilecek durumdadır. Böyle bir insan bütün prangalarından kurtulmuş, en büyük özgürlüğe sahip olan kişidir. İşte bu insanın hayatta başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Allah insana verdiği sıkıntılarla, onun özgürlüğünü ve iradesini kullanabilmeyi ikram eder.

Bunu direkt tepeden yapamaz mıydı? Bunu böyle yapmaz. Çünkü insanın eğitilmeye ihtiyacı var. Rasulullah aleyhisselatu vesselam bile on yıl boyunca eğitimden geçmiştir. İnsan eğitip dönüştürülmesi gereken bir varlık. Neden? Biz ilk ruhlar aleminde fıtrat üzere yaratıldık. Ama dünyaya geldik. Burada öğrenme alanımız bizim dünya. Yeniden ruhlar alemindeki fıtrata geri dönebilenler kazanacak inşallah. Neden Allah bunu böyle yaptı? Bizi imtihan etmek için. Kendisine kulluğumuzu göstermemiz için. Niye bizi imtihan etmek istiyor? Çünkü bize bir irade verdi ve bu iradeyi insan kullandığında Allah diyor ki iradesini kullanan ve hayrı seçen kullarım meleklerden üstün. Düşünsene sen iradeni kullanıp hayrı seçiyorsan Cebrail’den üstünsün, Mikail’den üstünsün. Yani bu müthiş bir şey. Tahayyül edilemeyecek bir şey. Şöyle düşünelim. Keyfin yerindeyken ettiğin dua ile için yanıyorken ettiğin dua bir mi? Değil. Allah bu yüzden salih kullarına, peygamberlerine kederler vermiştir. Onları kendilerine yakınlaştırmıştır. Dert insanı Allah’a yakınlaştıran bir şeydir. Ama birinin derdi yok diye bu kötü kul mu? Değil tabii ki. Şükür de bir imtihandır. Allah dilediği kuluna afiyet verir. Biz de zaten iki dünya için afiyet isteriz. Ama Allah’ın verdiği derdin de nimet olduğunu biliriz. Allah’ın rahmetine sığınırız.

Acı, keder ve musibet isyana kapılmadığında insanın kalbini aşırı derecede yumuşatan şeyler. Rasulullah aleyhisselatu vesselamın insanlara nasıl bu kadar muhabbetli, tahammüllü ve yumuşak olduğunu anlayamazdım İslam’a ilk döndüğümde. Ancak Allah bana çocukluğumdan beri öyle şeyler yaşattı ki. Elhamdülillah her birisi için. Bunlar yaşımla beraber artarak devam ettiler, farklı farklı hadiselerle kalbimi bin kez söküp diktirdi Rabbim. Bazen seçtiklerimle bazen dahilim olmadan başıma zorlu ve yıkıcı işler geldi. Allah öyle takdir etti. Bana bir şeyler öğretmek istediği için. Bütün bunların sonunda, ben yolun burasına geldiğimde belki de yine daha yolun başındayım. Ama şimdi insanlara karşı içimde o kadar büyük bir merhamet ve anlayış var ki; Rasulullah’ın tırnağı bile değildir kesinlikle. Ama yaşadığım bütün acılar, hayal kırıklıkları, başıma gelenler, ailem tarafından, güvendiğim insanlar tarafından bunlar bana şunu kazandırdı: Sana kalan yalnızca Rabbindir. Rabbin varsa her şeyin var demektir. Bir de acılı birisini gördüğümde, ona merhem olmak istiyorum. Onun acısını kapatmak istiyorum. Çünkü acı çekmek nasıl bir şey, yutkunamamak, nefes alamamak nedir, bunu biliyorum. İnsanlara faydalı olmak istiyorum. Bir cümlem olsun, bir açık kapatsın, bir çocuğun başını okşayayım, bir anım, izim olsun istiyorum.

Bir iz bırakma derdi olanlar, insanlara faydalı olma derdini taşıyanlar genellikle acı çekmiş insanlardır. Dünyada hiç başı ağrımamış, acıya hiç şahit olmamış, hani kendi yaşamadı ama bizzat yakınında da şahit olmamış birisi, geceleri birilerinin uyuyamadığını düşünmez. Ben her gece düşünürüm, bu gece kim uyuyamıyor, diye. Mesela; her güldüğüm an aklımdan geçer, şimdi kim ağlıyor acaba, diye.

Rasulullah’ın kalbi çok daha genişti ve O’nun neden hüzün peygamberi olduğunu çok iyi anlıyorum. Çünkü O, çocukluğundan beri o kadar çok üzülmüş ki kendi mutlu olsa bile üzülen insanları düşünüp mahzun oluyordu. Yani herkesin acısına bir derman bulabilmek istiyordu. Ama Allah burada bize bir sınır çekiyor. Sen kimsenin Rabbi değilsin. Sen kimsenin kalbini hidayet ettirici değilsin. Kaderi değiştirebilecek olan değilsin. Elinden geleni yapıp etrafındakilere de bir acı isabet etse yardımcı olabileceğin kadar olup, kendi sınırında kalman gerekiyor.

Demek istediğim Allah salih kullarını, peygamberlerini o kadar çok seviyor ki onların kalbini bu imtihanlarla yumuşatıyor ve insanlar için çok daha faydalı hale getiriyor. Hiç acı çekmemiş olan, o kadar da insanları umursar hâlde olmuyor. Bunu genellemiyorum ama büyük oranda böyle. Çünkü acı ve imtihan dediklerimizle kişi isyana bulaşmaz da Allah’la birlikte oradan çıkabilirse; her sıkıntı insanı bir basamak daha yükseltir, görüşü genişler, hikmet verilir. Hikmet, hakla batılın; doğru ile yanlışın birbirinden en karanlık anlarda ayrılabilmesi. Bu da yetmez, bilmek yetmez. Gördüğü hakikati kişinin uygulayabilmesi. Hikmet bu demek. Allah insana hikmet verirse, bu dünyada sahip olabileceği en büyük hediyeyi vermiş olur. İşte hikmet, ancak imtihanlarla kazanılabilir. Çünkü tırnaklarını geçirirsin ellerine, bir yokuşu çıkmaya çalışırsın, o yokuşu çıkmak çok zordur. Ama tepeye vardığında gördüğün manzarayı da aşağıdakiler göremiyordur.

(Soruya sesli cevap verilmiş sonrasında ses kayıtları metin hâline getirilmiştir. Bu sebeple yazı konuşma dili formundadır. Kayıtları metin hâline getiren kardeşimizden de Allah razı olsun)

Yorum yap

2 yorumlar