Yalnızlığın Faziletleri/ İmam Gazalî

Yalnızlığın Faziletleri/ İmam Gazalî

Bu kitap İhya-u Ulûmuddin’in ikinci bölümünün altıncısını oluşturmaktadır. Bir kişi halktan uzaklaşıp vaktinin çok büyük bir bölümünü Allah’a ibadete ve tesbihe mi ayırmalıdır, yoksa halk arasında bulunarak geçim derdi ve halkın sıkıntılarıyla mı ilgilenmelidir? Halktan tamamen uzaklaşarak gıybet, haset gibi kötülüklerin önüne mi geçilmelidir yoksa halk arasında bulunarak bu günahları işlemek riskini göze mi almalıdır? Halktan uzaklaşıp riya, fitne ve hasımlıktan kurtulmak mı daha faziletlidir yoksa halk arasında bulunup iyiliği emredip kötülükten sakındırmak mı?

İmam Gazali halktan uzaklaşmanın faziletlerini de halkın içerisinde bulunmanın faziletlerini de bu kitapta belirtmiştir. Kendi düşüncelerini zikretmekten çok ayetlerle hadislerle ve büyüklerin sözleri ve şiirleriyle konuyu her iki yönden ele almış ve en sonda genel ve açıklayıcı izahata sahip bir sonuca varmıştır.

Rahiplerden birisine “Sen yalnızlığa ne kadar da dayanıklı birisin?” diye sorarlar . Rahip şöyle cevaplar: “Ben yalnız değilim ki, ben Allah ile birlikteyim. Eğer Rabbimin benimle konuşmasını istersem, hemen O’nun kitabını okurum, eğer ben onunla konuşmak istersem, hemen namaza dururum.” diye cevap verir.

Anlatıldığına göre bir gün Veysel Karanî otururken, yanına Herem b. Hayyan gelir. Veysel Karanî, ona: “Seni buraya getiren şey nedir?” diye sorar. O da: “Seninle bir yakınlığım olsun istedim.” Der. Bu defa Veysel Karanî ona: “Doğrusu ben, Rabbini tanıdığı hâlde bir başkasıyla yakınlık elde etmeye çalışan birini görmedim.” cevabını verir.

“Emr-i bi’l-mârûf” ve “Nehyi anil münker” denilen iyilikleri emretmek ve kötülüklerden de menetmek, dinin temel esaslarındandır. Bu, vacip yani farz olan bir görevdir. Toplum arasında bulunan bir kimse, kendisini kötülüklerden alıkoyamaz ve kötülükleri görmekten de kendisini kurtaramaz. Eğer herhangi bir kötülüğü işlemese de, gördüğü hâlde onun karşısında susarsa, bu durumda Allah’a karşı günah işlemiş olur. Önlemeye veya tenkide kalkıştığında ise birçok fena durumlarla kendisi de karşı karşıya kalır ve bundan dolayı da zarar görür. Çünkü kişi kötülüklerden kaçayım derken, bu hâl onu daha büyük günah işlemeye sürükler. Dolayısıyla uzlete çekilen bir kimse, bu suretle kendisini bu tür tehlikelerden de korumuş olur.

İbn Semmak, bize bir arkadaşımız şöyle yazıyor diyerek şu ifadelere yer veriyor: “Girişten sonra demem o ki gerçekten insanlar, önceleri kendileriyle tedavi olunan ilaç gibiydiler. Oysa şimdi insanlar, tedavi kabul etmez bir hastalık hâlini almış hâldeler. Dolayısıyla arslandan kaçar gibi onlardan kaç ve uzak dur!”

Bedevilerden biri kendisine bir ağacı dost edinir ve ondan hiç ayrılmaz. Bununla ilgili olarak derdi ki: “Bu ağaç öylesi bir arkadaştır ki, kendisinde üç özellik bulunuyor. Eğer benden bir söz duysa, beni başkalarına satmaz, yüzüne tükürecek olsan, buna tahammül eder, şayet ona darılır ve ağır söylersem, bana hiç kızmaz.” Harun Reşid bu sözleri dinleyince dedi ki: “Bu ifadeler beni arkadaşlarımdan ayırdı.”

Zâhitin biri kendisini kitaplara ve kabirlere adar. Bunun sebebi kendisinden sorulunca da şöyle der: “Yalnızlıktan daha başka bir kurtuluş yolu, kitaplardan daha önemli bir arkadaş ve kabirlerden de daha tesirli bir öğüt bulamadım.”

Ebu Derda der ki: “Allah’tan kork! Halktan da uzak dur! Çünkü onlar bir devenin sırtına binmemiş olsunlar ki, kesinlikle onu hep dürtmüşler, yormuşlardır. Bir atın sırtına binmemiş olsunlar ki, kesinlikle onu yaralamışlardır. Bir müminin gönlüne girmemiş olsunlar ki, mutlaka onu tahrip etmişlerdir.”

İbrahim Nahai: “Önce ilim, sonda uzlet.”

Nefsin durumu, tıpkı bir hastaya benzer. Nasıl ki hasta kendisini çok güzel bir şekilde ve incitmeden tedavi edecek bir doktora ihtiyaç duyuyorsa, nefs de aynen böylesi bir doktora muhtaçtır. Eğer cahil hasta, doktora gerek duymaksızın nefsiyle baş başa kalırsa ve tıbbı öğrenmeden nefsini tedaviye kalkışırsa, kuşkusuz bu kimsenin hastalığı giderek daha çok artar. Dolayısıyla uzlete çekilmek ancak âlimlerin işidir.

Toplum içerisinde yaşayan bir sürekli biri cihad hâlinde olur. Çünkü, bu kimse eğer tüm davranışlarında şeriat çerçevesinde hareket etmek istiyorsa, bir tür cihad yapıyor demektir. Nitekim Rasulullah (sav) de bunu defaatle açıklamış ve en büyük cihadın nefsle yapılan cihad olduğunu belirtmiştir. Sahabelerden kimileri de “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” demekle nefs ile yapılan cihadı kasd etmişlerdir.

Eğer kişi tek başına yaşadığı zaman kendisinde bir ürkeklik, bir boşluk ve yabancılık gözler, toplum hâlinde olması durumunda ise gönlü bundan hoşnut kalıp bir huzur duyabiliyorsa, o zaman tek başına olmaktansa toplum içerisinde huzurlu bir hayat sürdürmek çok daha yerinde bir hareket olur. Çünkü ibadette yumuşaklık yani aşırı gitmeme hâli, ibadete devamlılık kazandırır. Bunun içindir ki Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu, siz usanmadığınız sürece Allah usanmaz. Eğer insan nefsi zaman zaman dinlendirilmez ve devamlı zorlanırsa, bu durumda Hak ile dostluk ve yakınlık kazanmaz, ülfet elde edemez. Çünkü bu, herkesin uyması gereken bir kuraldır. İnsan nefsinin sürekli baskı altına alınması hâlinde, kişinin o şeyden soğumasını getirebilir.

Nitekim aşağıdaki ifadeleriyle Rasulullah (sav) işte bu gerçeği dile getiriyor:

“Bu din gayet sağlam bir dindir. Ona mutlaka yumuşaklıkla yaklaşmaya bakın.”

*Daha fazlası için kitabı okumanızı tavsiye deriz.

 

 

 

Yorum yap