satın alınamayan, varmaktan ibaret olmayan

satın alınamayan, varmaktan ibaret olmayan

Öğrenmenin tutkusuyla tanışan biri sonrasında hangi tatla itminan bulabilir ki!

Ne çok ‘t’ sesi kullandık, affedin beni. Bir şeyin, çokluğu hem yoruyor hem korkutuyor, yaşlanmakla da ilgilidir belki.

Ne diyordum, öğrenmenin tadı. Bunu ilk nerede tattım, kestiremiyorum.

Ancak babanemin, beni büyütürken ”öyle budanmaz/ ver şunu bana” tavrından çok uzak bir tavrı olduğunu hatırlıyorum. Kelimeleri değil, ne hissettirdiğini hatırlıyorum. Biz, çoğunlukla evde iki kişiydik. O ve ben. Güneşten evvel uyanır, yatsıdan sonra uyurdu. Aklım almazdı bu kadar erken gelen uykuyu. Bana sabaha kadar gelmeyen, ona vefalı bir sevgiliydi. Saat henüz yedi buçuk olmuşken yün yorganı üzerine çeker, gecikmeden arkasına sokulmamı isterdi. Geç olmadan.. Geç, ikimiz için o kadar farklıydı ki! Didişe didişe bir noktada ellerimiz birleşirdi. O zaman Subhaneke’yi ve uyku duasını kelime kelime bana söylettirir, sonra ayacıklarımı bacaklarının arasına alır, ısınırdı. İnsanın ayakları sadece yürümeye yaramıyor demek ki. Bakın, bunu da ondan öğrendim.

O ve ben arasında geçişen öyle çok ‘şey’ vardı ki.. hangisini anlatayım? Mesela bu gevezelik de ondan miras. Konu nereden nerelere geldi, ikinciye afedersiniz demek de olmayacak. İyisi mi geriye yaslanın, rahat edin.

Babanem ‘’seyret’’ derdi.

Her nereye gidersen, dikkat ve edeple, usulca seyret. Neyi, nasıl yapıyorlar; bütün dikkatini ver amma bunaltma kimseyi. Öyle ki seyredip seyretmediğini fark edemesinler. Böylece öğren. Her evden, büyükten, küçükten, tanıdığın her insandan öğrenebileceğini gürültü yapmadan öğren.

Bu ve benzeri yönergelerle, ondan ‘’öğrenmeyi’’ öğrendim. Nasıl soru soracağımı, sormayacağımı, sandalyede ve yerde nasıl oturacağımı, birine su vermenin ve beklemenin edebini.

Ekmek yapmayı ondan öğrenemedim ancak sıcak ekmek etrafında toplanmayı, konu komşuya sunmayı, kokuların çeşitliliğini ondan öğrendim. Yürümeyi, çiçeklerle ve ağaçlarla konuşmayı, abdest almanın insanı rahatlattığını ondan öğrendim. Oysa bunun üzerine hiç konuşmadık. Öğrenmenin, çoğu zaman konuşmakla ilgili olmadığını ondan öğrendim.

Reçel yapmayı kendi kendime, o vefat ettikten sonra  öğrendim; o yaşarken gül ve ayvanın reçeli olduğunu, insanın hiç parası olmasa da güzel şeyler üretebileceğini, yoksulluktan hiçbir surette yüksünmemek gerektiğini, lezzetin tılsımlı bir şey olduğunu, tek göz odalı evlerde daha çok bulunduğunu, sobada patates közlemenin müthiş bir şey olduğunu da ondan öğrendim.

Fakat hepsinden önemlisi, öğrenmeye çalışırken ağza çalınan balı, gayreti, merak etmeyi, bilgiyi biriktirip birleştirmeyi ondan öğrendim. Evet, o bana parçaları tanımayı ve birleştirmeyi öğretti. Sonra kelimelerin ehemmiyetini.

Evimizde – en azından iki kişi olduğumuz zamanlarda- kaba veya kötü bir söz hiç duymadım. Birbirimize bağırmazdık, çünkü cevap vermek için işitmek kâfiydi. Beni, dinlerdi. Onu, dinlerdim. Tamam itiraf ediyorum aynı hikayeleri 672357425 kere anlattığı da olurdu. Üstelik her seferinde taptaze bir heyecanla! O zamanlarda omuzlarımı silker ”bunu dinlediiiimmm!” desem de kâr etmez, tane tane yeniden anlatırdı. Salıncak biçimini verdiği eteğinin ortasına beni oturtur, sallarken anlatmaya devam ederdi. Kalkıp gitmek içten değil. Dinlerdim. Aynı şeyi, başka başka duyma biçimleriyle dinlemeyi de orada öğrendim.

İnsan, yaşarken, ne yaşadığının tam olarak farkında olmuyor.

Çok sonraları, yaşadığımız anların, beraber bulunduğumuz insanların hayatımızda hangi anlam ve parçaya karşılık geldiğini görüyoruz. Hikayemizin üzerinden yıllar geçmiş, o sahnelerin her biri anıya dönüşmüşken, yaşadıklarımızın karşılığını kavramaya başlıyoruz. Hâliyle, sıradan saydığımız pek çok an, hatırladığımız zaman ”mutluluk” diye adlandırdığımız duygulara dönüşüyor. Hisleri o an değil, takvim yapraklarını uzun uzun kopardıktan sonra fark edebiliyoruz. Öyleyse, şimdi de çok mutlu olabiliriz? Kim bilir, ne zaman fark edeceğiz.

Yine savrulduk, hemen toparlıyorum direksiyonu.

Çekmeceden kaşıkları tek tek çıkarırken, muhabbet ede ede bütün çay bardaklarını çamaşır sulu sıcak suya batırıp çıkarırken, buzdolabını düzenlerken. Her yer bitmişse çatıyı! O da biterse kömürlüğü daha da olmazsa avluyu derken sokağı yıkarken.. 🙂 Ben, bütün bunlara sinir olurdum. Yine de tekerlekli dikiş makinasının başına geçtiği zaman pedala delicesine basmak -bütün azarlar pahasına- nefis gelirdi. Bir parça kumaşla oturup az sonra sırtıma çiçekli bir entari geçirmesi, sihirdi. Büyülenirdim. Bir tanesi kırmızıydı, krem minik kır çiçekleri vardı. Kol kenarlarına siyah şeritler geçmişti. Tiril tirildi. Hemen giyip arka bahçeye koşmuştum. Koştukça rüzgâr elbisemin içinden geçip duruyordu. Bu, bir nevi kovalamaca oynamaktı. Evin arkasında ilerleyen yıllarda odaya dönen o zaman sadece beton olarak duran bir temel vardı. Oraya uzanır, gözlerimi yumardım. Güneş tepedeyse, ruhaf renkler ve ışıklar geçişirdi. Onları bir şeylere benzetirdim. Güneş ve rüzgâr, benim arkadaşımdı. Bahçedeki söğüt, dökülmeye başlayınca toplayıp reçel yaptığımız güller.. İtiraf edeyim kara lahanalarla aram hiçbir zaman iyi olmadı ama naneleri koparıp koparıp yemek, toplayıp kurutup sini içinde günlerce ufalamak.. içimde acayip hislere sebep olurdu. İsimlerini bilmezdim ama hoşuma giderdi. İçimde, bazı eşyalar yer değiştirir gibi olurdu. Tuhaf bir gıdıklanma.

İşleri bir sırayla yapmayı, uyuşuk değil de zinde olmanın tadını ondan öğrendim.

Komşunun kapısının önünü de süpürmeyi. Beş taş oynamayı, türkü söylemeyi, mâni ezberlemeyi, tuhaf masalları. Patates közlemeyi (bunu daha evvel söylemiştim, evet), ”yok” dememeyi. Kanaati. Ah! Bir de sinirlenince ”zıkkımın pekini ye!” demeyi. Hâlâ çok kızınca söylediğim en kötü kelime ”zıkkım”dır. Bazı mirâsları sırtınızdan atamazsınız. Belki atmak da istemezsiniz.

Hiçbir zaman sadece para kazanmak, bir isim sahibi olmak, herhangi bir makam veya övgü doymam için yeterli hissettirmedi. Bunun sebepleri, işte o taş avluda, kömürlükte ve tavan arasında biriktirdiklerimle ilgili, biliyorum.  Yaşamı, doyup kalkacağım bir sofra olarak hiç göremedim. Her biten yolun ötesinde bir yenisini merak etmek, sona eren kitaplardan sonra yenileri için aramaya koyulmak, yazmak, düşünmek, sormak ve susmak; başka başka tatlar verdi; veriyor. Her yeni yüzle gelen ihtimaller, her insanda biriken başka cevherler.. ve küçük insan olan çocuklar, çocuklarımız. Her yeni ufkun, bilginin, aralanan kapının ve süzülen ışığın bizde bıraktığı tesir. Daima çapalanması gereken bir toprak parçası değil mi beyin? Bazen dinlendirmek bazen kazma kürekle havalandırılan bazen ekilen ancak hiçbir surette kendi hâline bırakamayacağımız. En verimli arazimiz değil mi? Her çeşit tohumu ekebileceğimiz. Sonra kaderi de hep sinemizde taşıyarak, yağmura ve güneşe sual edemeyeceğimizi bilerek. Hasat için beklediğimiz ümitlerimizin yeri değil mi?

Akıl, savrulup gitmekte olanı toparlayan, bir araya getiren anlamına gelir. Arazimizi düzenlemek, bazen etrafını çitle çevirmek, hoşumuza gitmese de kimi zaman korkulukla desteklemek gerekebilir. Belki bütün mahsul kurur. Mümkün. Toprağımı ölü saymak ve aynı günlerin tekrarını yaşayıp durmaktansa, santim santim de olsa toprağımı kurcalamak hiçbir yiyeceğin veya giyeceğin veremeyeceği o tadı verir.

Bilginin tadını.

İlmin tadını.

Öğrenmenin tadını.

Bu tada alışan kimse, elbette küstahlık etmeden. Onu her yerde arar. Dikiş makinasının tekerinde, reçellerde, sözlüklerde, sayı ve işlemlerde, dedelerde, ninelerde. Her sebepte.

Çünkü bütün yer yüzünü okumakla emrolunun insan, aksiyle gıdalanamaz. Ancak oyalanabilir. Gıdasını bulan kimse, gıdasını nasıl alacağını anlayan kimse, köklerini yavaş yavaş ve ne  kuvvetli salar toprağa. Sadece hazlardan ibaret bir dünya onu mutlu etmez, doyurmaz, heyecanlandırmaz. Erdemlerin uçsuz bucaksız yolu, karınca adımlarıyla da yürünse bacağa kuvvet, gönle sürur verir. Yürür, kimseyi ikna etmeğe uğraşmadan. Kavgasız ve ihtirassız. Sadece yürür. Akleden bir kalp için, şikayetsizce; kendisinden memnun bir yorgunlukla yürür.

Öyle ki mutlaka sokakları yıkayan teyzeleri görür. Dirseğiyle kimseyi dürtmeden, görmenin lezzeti için daima şükür ederek..

Yorum yap

4 yorumlar