Pembe Pantolon Kırmızı Kazak

Pembe Pantolon Kırmızı Kazak

Hava yağıyor ama nasıl yağmak, sağanak. Annemin babaannesi keçi delen derdi böyle yağınca. Damlalar yerde oyuklar açar küçük göletlerin içinden geçersiniz. İşte öyle bir akşam, sokak lambalarının çoğu yanmıyor. Zengin muhitlerde bir sokakta dip dibe beş sokak lambasını yanarken görebilirsiniz. Ne gerek var, demeyin. Paramız çok, demenin bir yolu da yerli yersiz ışıklandırmalara sığınmaktır. Anlayacağınız üzere, paramız çok denecek bir mahallede değiliz. Yürüyoruz, annem işten yorgun gelmiş, yaşım dokuz. Henüz insanların ne zaman, nerede, ne kadar ileri gidebileceklerini tam olarak bilmiyorum. Öğrenmeye başlamışım ama henüz tahsilimin yeni başladığının farkında değilim. Her şaşkınlıkla suratıma asılacak olacak o ifadenin anlamını henüz bilmiyorum.

Bir bayrama yakınız, Ramazan mı, Kurban mı, hatırlayamıyorum. Detaylar hep eksik, detaylar yerli yerinde. İnsan, illâ yediği tokadı hatırlar, yiyemediği ekmeği; uyuduğu uykuyu silip atar. Çok yağıyor, evden o dükkana varana dek ne kadar yürüyoruz? Tam olarak neredeyiz? Arabaların farları ıslak caddeye vurdukça yüzümüzde renkler beliriyor. Üşüyorum. Kış değil fakat hayli serin, burnumun ucu her yerden daha soğuk, hiç konuşmadan yürüyoruz. Nihayet varıyoruz dükkana!

İçeri girilen o ilk an, yüzdeki serinlik odadaki sıcaklıkla yer değiştirir. Parmaklar uyuşur ve burun akmaya başlar. Bir peçete yok mu? Hanımefendi sesleniyor bize doğru; hoş geldiniz, sizi bekliyordum! Tezgaha yaklaşıyorum, bir tezgaha ne kadar yavaş gidilebilirse o kadar yavaş. Beş adımlık mesafeyi mümkün olsa da bir saat yürüsem ve bitiremesem. Utanmak, uzun yıllar sık sık karşılaşacağım bu duygunun ne güzel bir haslet olduğunu o yaşta anlayamıyorum. Işıklandırması az olan mahallelerden çıkanların bakışları kesik ve tedirgin olur. Baş yerde eğik alttan alta muhatabın gözlerine kaçamak birkaç bakış, muhabbet ve şefkat aranır. Komşu teyzelerinkine benzer bir taraf? Aradığınız yöne şu anda ulaşılamadı.

Yetişkinlik çağlarımda ancak 1.58’e varabildiğimi düşünürsek o yaşlarda akranlarıma nazaran ne kadar ufak durduğumu tahmin etmek güç olmaz. Şimdi dahi aldığım her elbisenin çoğunu kesmek suretiyle boyunu ayarlamam, yeniden dikmem gerekiyor. Bu arada, küçük bir beden harikadır, bulduğunuz bütün salıncaklara sığarsınız. Fakat, o ufak bedene göre kıyafet bulmak, küçükken daha da güçtür. En azından, size yardım etmek için başka birileri bayramlık alacaksa.. Seneye de giymeniz düşünülerek zaten bol gelen eşyaların daha büyükleri elinize tutuşturulabilir. Allah kabul etsin. Böyle verilen bir montu yedi yaşımdan 14 yaşıma kadar giydiğimi düşünürsek, büyüme hızımı yeniden hesaplayabilirizzzz.

Hanımefendi tezgaha pembe bir pantolon kırmızı bir kazak fırlatıyor. Hayır, bırakmadı veya koymadı, evet, fırlattı. Şaşırıyorum. Neleri fırlatırız, birlikte düşünelim: Köpeğe kemik yesin diye, taşları seksin diye suya.. Fakat sorun şu ki dükkanda iki yetişkinle bir çocuk dışında kimse yok. Fırlatmanın burada ne işi var. Böyle anlarda yoksul, kendisinden utanır ve elleri içinde para bulunmayan cebine doğru sokulur, dudaklarını ısırır, yerdeki fayansları inceler, göğsündeki kuş uçmuş hayır öldürülmüştür.

Ben pembeyi sevmem ki hem pembe ve kırmızı olur mu hiç? Eğer bayramlık benimse neden seçemiyorum üstelik bunlar o kadar büyük ki üç yıl sonra bile bana olmayacağı kesin. Buraya gelmeyi teklif etmedik, istemedik, davet edildik ve şimdi de bu hediyeler için teşekkür etmemiz gerek. Bunları söyleyemiyorum tabii. Nefes alıyorum kesik kesik, üzerimizdeki bakışlar mideme bir şeyler yapıyor. Midemin en alâkası var!

İstemiyorum, dedim. Anlamadım? dedi hanımefendi bir kaşını kaldırarak. Hediyelerinizi istemiyorum, kullanabileceğimi zannetmiyorum, elbisem var, teşekkür ederim. Bu dizi sahnesi mi be kardeşim, o yaşta çocuk der mi bunları, derseniz; ekmek arabası geçsin diye uyumadan bekleyen çocuk daha başka neler der, ancak ekmek hayâliyle uyumuş olanlar anlar. Diğerlerini ikna etmeye gücüm yetmez. Çünkü çok ışıklı mahalleler arka mahalleleri bilmez, yokmuş gibi yapar. Dükkandan çıktık, artık oraya girdiğim insan değildim. İnsan on dakikada başka biri olur mu, olabiliyormuş. İçinde bir parça değişiyormuş ince çiziklerle.

Böyle yapmayacağım, dedim. Bir gün yardım eden ben olursam, böyle yapmayacağım. Hediye sunuyorsam bunu gerçek bir hediye gibi vereceğim, incitmeden. Kaşımı da utanmış hiçbir çocuğa, insana kaldırmayacağım. 

Bazı hadiseler o an canımızı yaksa da içinde nice iyiliği saklar da filizlendirir, bilemeyiz. Bugün büyük küçük her bir talebeme düstur olarak öğretiyorum: utandırma, gösterme; incelikle yönel, en güzelini seç, iyilik yaparken çok sessiz ol, çok güzel ol, senden alan veren gibi hissetsin, sen teşekkür et sana iyilik yapma vesilesi olduğu için.

Şimdi Ramazan, sadakalar zekatlar hediyeler daha bol. Kimseye üç beden büyük eşyaları hele hele kırmızı kazakla pembe bir pantolonu vermeyelim, lütfen. Fırlatmayalım hiçbir şeyi, bırakıp da kaçmayalım.

Hiçbir çocuğun boğazında yumruk, gözünde yaş olmayalım. 

-Anneciğim o bayram ve her bayram iki katı çalışarak bize bayramlıklarımızı aldı. Fakat annesiz çocuklar da var. Annesi olmamız gereken, babası olmamız gereken çocuklar var..

Hikâyenin buradan sonrasını merak edenler için ekleyelim: Bayram sabahı, sokağa çıkıyorum gün henüz aydınlanmış. Siyah İspanyol paça bir pantolon, beyaz boğazlı badi, siyah kısa bir yelek elimde de minik siyah ince pullu bir çanta. Aman Allah’ım o kadar güzelim ki! Hafif rüzgar yeni kurumuş saçlarımın arasında geziyor, şimdi üşüyen burnum umurumda değil! Gülümsüyorum. Sıcacık, bütün sokağı dolduracak kadar kocaman bir gülümsemeyle dönüp duruyorum. Mutluyum, çok mutluyum, dişlerimi gösterecek kadar çok..

Acaba o dükkandan mutsuz çıkıp böyle bir sabaha uyanamayan kaç çocuk vardı? Acaba bugün bir şeyler fırlatmayı bırakıp elimizi uzatmamız gereken kaç çocuk var?

Yorum yap