Hadislerle İlim ve Hikmet 2: Cibril Hadisi

Hadislerle İlim ve Hikmet 2: Cibril Hadisi

Ebû Hüreyre’den -radıyallâhu anh- rivayet edildiğine göre Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cuma gününden söz ederek şöyle buyurdu:

“Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir Müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir. ” Resûl–i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi. (Buhârî, Cuma 37, Talâk 24, Daavât 61; Müslim, Müsâfirîn 166, 167, Cuma 13–15)

Evs İbni Evs’ten -radıyallâhu anh- rivayet edildiğine göre Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salât ü selâm getiriniz; zira sizin salât ü selâmlarınız bana sunulur. ” (Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26)

CİBRİL HADİSİ

Ömer bin Hattab (Hazreti Ömer) şöyle rivayet eder:

“Bizler bir gün Resûlullah’ın (s.a.v) yanında idik. Birdenbire elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk izi bulunmayan ve bizlerden de hiç kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Gelip Resûlullah’ın (s.a.v) yanına oturdu, dizlerini Efendimiz’in dizlerine dayadı ve ellerini de dizlerinin üzerine koydu. Sonra şöyle dedi:

‘Ey Muhammed (s.a.v), bana İslâm’ın ne olduğunu açıkla’

Resûlullah buyurdular ki: “İslâm, Allah’tan başka bir ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak ve eğer maddî gücü yeterli ise Beytullah’ı haccetmektir.’

Soruyu soran, ‘Doğru söyledin’ dedi. Bizler, hem soruyu sorup hem de verilen cevabı tasdik etmesine hayret etmiştik. Sonra şöyle dedi:

‘Bana imanın ne olduğunu açıkla?’ Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: ‘Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmek, kadere; hayır ve şerrin O’ndan olduğuna iman etmektir.”

Doğru söyledin’ dedi ve şöyle devam etti. “Bana ihsanın ne olduğunu bildir?’

Resûlullah (s.a.v), ‘İhsan, Allah Teâlâ’ya O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir; her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da O seni görmektedir.

”Bana kıyametin ne zaman olacağını bildir?”

Bu konuda soru sorulan kişi soruyu sorandan daha fazla bir bilgiye sahip değildir.’

“Peki, kıyametin alâmetlerini haber verir misin?”

“Câriyenin efendisini doğurması. Yalın ayaklı, çıplak ve fakir davar çobanlarının bina yapmak için yarışmalarını görmen.”

Sonra birden ayrılıp gitti. Biraz geçtikten sonra Resûlullah (s.a.v) bana, “Ey Ömer, soru soranın kim olduğunu biliyor musun?’ diye sordu.

Ben, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ dedim. Buyurdular ki: O gelen Cibrîl (a.s) idi, size dininizi öğretmek için geldi.”

Bu Hadis-i Şerif dini bütün yönleriyle açıklayan muazzam bir hadistir. Bu sebeple Resûlullah (sav) İslâm, iman ve ihsan mertebelerini açıkladıktan sonra, yaptığı bu açıklamaların hepsini din olarak belirtmiş ve hadisin sonunda ”Bu gelen Cibril (a.s) idi, size dininizi öğretmek için geldi” buyurmuşlardır.

İslam’ın Tanımı ve Kapsamı

İslâm’ın Tanımına Giren Konular İslâm’ın ne olduğuna bakacak olursak; Resûlullah (s.a.v) onu vücudun organları tarafından söz ve fiil ile yapılan zâhirî ameller olarak tarif etmişlerdir. İslâm’ın başı ise, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in (s.a.v) Allah Teâlâ’nın elçisi olduğuna şehadet etmektir. Bu ise, dilin amelidir. Bunun ardından namazı kılmak, zekâti vermek, ramazan orucunu tutmak ve maddî gücü olanların Beytullah’ı haccetmek amelleri gelir. İslâm’ın tarifine giren ameller, namaz ve oruç gibi bedenî ameller; zekat vermek gibi malî ameller ve Mekke dışından gelenler için hac ibadeti bedenî ve malî amel kısımlarına ayrılır. Bunların yanında, haram kılınan şeyleri terketmek de İslâm kelimesinin kapsamına ve tarifine girer. Bu mânada Resûlullah’tan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis-i şerif açık bir delil teşkil eder: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir.”

İmanın Tanımı ve Kapsamı

İmana gelince, Resûl-i Ekrem (s.a.v) bu hadis-i şerifte Onu bâtınî (iç âlemdeki) inançlar olarak açıklamıştır. Buyurmuştur ki: “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldūkten sonra dirilmeye, hayır ve şerrin bir kadere göre cereyan ettiğine inanmaktır.”

İhsanın  Tanımı ve Kapsamı

İhsan konusuna gelince, bu kavram Kuran-i Kerim’de pek çok geçer. Bazen iman ile birlikte, bazen İslâm ile birlikte bazen da takva veya amel ile birlikte geçer. “İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur. (Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır). Allah, ihsan sahiplerini (iyi ve güzel yapanları) sever. Maide 5/93

“İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar bilmelidirler ki biz, ihsan sahiplerinin (güzel işler yapanların) ecrini zayi etmeyiz.” Kehf 18/30

Allah’ı Görüyor Gibi İbadet Etmek

Resûlullah’ın (s.a.v) ihsan kelimesini açıklarken, “Allah Teala sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir.” buyurması şu hususa işaret eder: Kul Cenâb-ı Hakk’a bu hal ve vasıf üzere ibadet etmelidir, Bu hal sürekli olarak Allah’a yakın olduğunu zihinde tutmak, kendisinin Allah’ın huzurunda ve O’nun tarafından görüldüğünü düşünmektir. Bunu sūrekli olarak yapmak, Ebû Hüreyre’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste, “Sanki O’nu görüyormuş gibi Allah’a karşı haşyet duyman” buyrulduğu gibi, kulun Allah’a karşı haşyet, korku, heybet ve tâzim duymasını sağlar. İhsan aynı zamanda ibadette samimi ve içten olmayı; ibadeti güzel, tam ve mükemmel olarak yapmak için azami gayret göstermeyi sağlar.

Resûlullah (s.a.v) ashabından bir topluluğa bu vasiyeti yapmıştı. İbrahim el-Hicrî, Ebü’l-Ahvas’tan o da Ebû Zer’den (r.a) şöyle rivayet eder: “Dostum (s.a.v) bana, sanki O’nu görüyormuşum gibi Allah’a karşı haşyet duymamı; ben O’nu göremesem de O’nun beni gördüğünü vasiyet etti.”

İbn Ömer’den (r.anhümâ) şöyle rivayet edilir: “Resûlullah (s.a.v) vücudumdan tuttu ve, ‘Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet et’ buyurdu.” Bu hadisi Nesâî  rivayet etmiştir.

İhsan makamına erişmenin yolu konusunda şöyle  denilmiştir: Allah Teâlâ’ya, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek kime zor geliyorsa, o kişi Allah Teâlâ’nın kendisini gördüğünü ve her haline vâkıf olduğunu bilerek ibadet etsin. Kendisini sürekli gördüğü için O’nun nazarından hayâ etsin.

Bu mânada ârifler şöyle der: Allah’tan sakın, O seni en kolay görendir!

Bazıları şöyle der: Sana karşı kudreti nisbetinde Allah’tan kork! Sana olan yakınlığı nisbetinde de O’ndan hayâ et!

İhlâs ve Müşahede Makamı

Seleften olan hanım âriflerden biri şöyle der: “Allah Teâlâ’yı müşahede hali üzere amel edenler ârif, Allah Teâlâ’nın kendilerini müşahede ettiği hali üzere ibadet edenler ise muhlistir (ihlâslıdır).” Bu sözler, iki makama işaret etmektedir.

Birincisi ihlâs makamıdır. Bu makam, Cenâb-ı Hakk’ın sürekli olarak kendisini görüp gözetlediğini, her haline muttali (bilgisi olan) ve kendisine çok yakın olduğunu kulun sürekli olarak hatırında tutmasıdır. Yaptığı amellerde kul bu hâl üzere olur ve bütün işlerini bu hâl üzere yaparsa gerçek mânada ihlâsı elde eder. Çünkü yaptığı işlerde bu hâl üzere olmak, kişiyi Allah Teâlâ’dan başka şeylere iltifat etmekten ve başka maksatlarla amel etmekten alıkoyar.

İkincisi müşahede makamıdır. Bu makam ise kulun kalbiyle Cenâb-ı Hakk’ı müşahede ediyor gibi amellerini yapmasıdır. Bu durumda kalp iman nuru ile nurlanır, her şeyin hakikatine basiretiyle (doğru görüş, önsezi) nüfuz eder; öyle ki gayb hakikatleri onun için âşikâr hale gelir. İşte bu, Cibrîl hadisinde işaret edilen gerçek ihsan makamıdır. Bu makamda bulunanlar, basiretlerinin gücüne göre farklılık gösterirler.

Seleften Übry bin Kâ’b ve başkaları ifade ederler: “İmanın en faziletlisi, nerede olursan ol Allah Teâlâ’nın seninle birlikte olduğunu bilmendir” hadisi ve “İnsan nefsini ne ile tezkiye edebilir (temizleyebilir)?” sorusuna Resûlullah’ın (s.a.v), “Nerede bulunursa bulunsun Allah Teâlâ’nın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesi ile” şeklinde cevap vermiştir.

Ebû Nuaym senediyle Riyâh’tan şöyle nakleder: “Bizim yanımızda bir adam vardı. Her gün 1000 rek’at namaz kılardı. Öyle ki, ayakta duramayacak duruma gelirdi. Sonra oturarak 1000 rek’at kılardı. İkindi namazını kılınca ayaklarını toplar, kıbleye yönelir ve şöyle derdi: Şu insanlara hayret ediyorum, nasıl senden başkası ile ünsiyet kurabiliyorlar!… Asıl hayret ettiğim ise, nasıl senden başkasının zikri ile kalplerinin aydınlanmasını isteyebiliyorlar!…”

KIYAMET ALÂMETLERİ

Hadis-i şerifte ele alınan konulardan geriye sadece kıyamet alâmetlerini açıklamak kaldı.

Cibrîl’in (a.s), “Bana kıyametin ne zaman olacağını bildir” sorusuna karşılık Resûlullah’ın (s.a.v), “Bu konuda soru sorulan kişi soruyu sorandan daha fazla bir bilgiye sahip değildir.” şeklinde cevap vermişti. Kıyametin bilgisi kimseye verilmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v) bu sözüyle şunu ifade etmek istemişlerdi: Allah’ın bütün yaratıkları kıyametin ne zaman kopacağı hakkında eşit bilgiye sahiptir. Bu ifade aynı zamanda, kıyametin vaktini kendi katında sakladığına da işaret ediyor.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.v), Ebû Hüreyre’nin (r.a) rivayet ettiği hadis-i şerifte, “Beş hususu Allah’tan başka kimse bilemez” demiş, sonra şu âyet-i kerimeyi okumuştu: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”

Câriyenin Efendisini Doğurması

Resûl-i Ekrem (s.a.v) kıyametin vakti için iki alâmet zikretmiştir: Birincisi. “Câriyenin efendisini doğurmasıdır.” Efendiden murat, câriyenin sahibi ve mâlikidir. Bu ifade, fetihlerin çoğalacağına, fazla miktarda köle ve câriye elde edileceğine, câriyelerin çocuklarının da çok olacağına işaret eder. Câriye efendisinin kölesi olacak, efendisinden olan çocuğu da efendisinin mertebesinde olacağından, çocuk da annesinin efendisi makamında olacaktır. Bu suretle câriyenin kölesi, onun efendisi makamında olmaktadır.

“Câriye efendisini doğurur…” sözü şöyle açıklanır: Çok fazla miktarda esirler alınacak; öyle ki, kız esir olarak alınacak sonra âzat edilecek. Daha sonra kızın annesi esir olarak alınacak, kız onun annesi olduğunu bilmeden satın alacak ve hizmetinde kullanacak. Bu gibi olaylar İslâm tarihinde vuku bulmuştur.

Çobanların Bina Yapımında Yarışması

İkinci alâmet: “Yalın ayaklı, çıplak ve fakir davar çobanlarının bina yapmak için yarışmalarını görmen!”

Hz. Ömer’in (r.a) rivayet ettiği hadiste gelen lafızlar bu şekildedir. Bundan kastedilen mâna ise şudur: İnsanların en değersizleri ve düşükleri toplumlarına önder kişiler olurlar. Malları ve zenginlikleri arttıkça artar. Yaptıkları binaların yüksekliği, süsleri ve mükemmelliği ile rekabet eder, övünürler.

Kıyametin Diğer Alametleri:

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her topluluğa, o toplumun münafıkları baş (lider) olmadıkça kıyamet kopmaz.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdular: “Kıyametin alâmetlerinden biri de ilmin ortadan kalkması ve cehaletin yaygınlık kazanmasıdır.”

Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurur: “İlim, âlimlerin kaldırılması ile ortan kalkar. Ortalıkta hiçbir âlim kalmaz. Nihayet insanlar cahilleri rehber ve önder edinirler; meselelerini onlara sorarlar. Onlar ilme dayanmadan halka fetva verir; hem kendisi sapar ve hem de halkı saptırır.

Şa’bî şöyle der: “İlim cehalet ve cehalet de ilim olarak kabul edilmedikçe kıyamet kopmaz.”

Bütün bunlar âhir zamanda hakikatlerin değişikliğe uğrayacağını ve her şeyin tersyüz edileceğinin göstergeleridir.

Böbürlenmek için Yüksek Bina Yapmak

“Yüksek bina yapmakta yarışırlar” sözü, bina ve meskenlerle özellikle de binaların yükseklikleriyle böbürlenip övünmenin kötülüğüne işaret eder.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve ashâb-i kirâm zamanında binaların yüksek yapılması hoş karşılanmayan bir durumdu. O zamanda evler alçak ve ihtiyaç miktarı kadardı. Ebü’z-Zinâd, A’rec’den, o da Ebû Hüreyre’den (r.a) Resûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanlar birbirleriyle yarışırcasına yüksek binalar yapmadıkça kıyamet kopmaz.”

Ebû Davud, Enes’ten (r.a) şöyle rivayet eder:

“Resûl-i Ekrem (s.a.v) dışarı çıktı ve yüksek bir kubbe gördü

‘Bu nedir?’ diye sordu. Dediler ki:

‘Bu bina ensardan falancaya aittir.’ O esnada evin sahibi geldi ve Resûlullah’a (s.a.v) selâm verdi. Fakat Resûlullah (s.a.v) onun selâmını almadı. Bu durum birkaç kez tekerrür etti (tekrarlandı) . Nihayetinde Ensarlı zat o kubbeyi yıktı.”

Taberânî de bu hadisi başka bir tarikle Hz. Enes’ten rivayet eder. Ondaki rivayette şu lafızlar vardır: “Şu kadardan yüksek olan her bina -bu esnada eliyle başını işaret etti- sahibi için vebaldir.”

Hâris b. Sâib, Hasan-ı Basrî’den şöyle nakleder: “Hz. Osman’ın (r.a) hilâfeti döneminde Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) eşlerinin evlerine girerdim, elim evlerin tavanlarına yetişirdi.”

*Bugün bahsedilen ebatlarda bir evde oturmak pek mümkün değilse de gösterişten ve gereksiz büyüklüklerden uzak durmak, sadeliği ve tevazuyu tercih etmek sünnetin temel parçalarından biridir. Bu hakikati unutmadan yapılar oluşturmak ve bu minvalde tercihler yapmak bizim için makbul olandır.

 

 

 

 

 

 

Yorum yap