Güzelliğin Ömrü

Güzelliğin Ömrü

Güzelliğin hırpalanmadan, eksiltilmeden büyümesi, gönüllerde boy vermesi, kopacak bir incelme noktası bulmadan tutunarak gelişmesi kolay iş değil. Nice yaldızlı günlerin feri söner, renkler ışıltısını kaybeder, gelinin kız kardeşinin saçlarındaki sim bile dökülür. Çünkü burası dünya.

Hep birlikte hakiki sevginin zor olduğuna inanmaya hazırız. Oysa sevmek zor değil. Sevmeye; aynı neşveleri aynı yüzlerde taze bir heyecanla bulmaya, dün güzel dediğimizi bugün çiğ ve bayağı bulmadan sevmeye devam etmek zor. Devam etmek, sürdürmek, koparmamak başlı başına zor. Çünkü dünya döner; onunla beraber biz insanlar ve içimizdeki kalp, döner. Bu dönüş esnasında bir şeyleri sımsıkı tutabilmek, görüşü bulanıklaştırmadan, yamultmadan adilce hakikati seçebilmek; söylerken dahi bize kaç bayır çıkartır.

Tıpkı filmlerdeki gibi tatlı bir fonla yaşadığımız sahneler olmuştur. Dünya, hepimizin ağzına bal çalar. Gerisini alerjisi olan düşünsün. O sahnelerde yer alan insanların kaçı şimdi renkleri solmadan, adı geçtiğinde yüzümüzdeki burukluğa dönüşmeden yanımızda? Biz insanların yüzünde güller açtıran, sonra da yüzünden bütün gül bahçelerini kazıyan eller aynı ellerdir. Yabancıya kendimizi öldürtmeyiz. 

Ömrümüz bir pazar yeri, diyelim Mısır Çarşısı, cümbüş, siz buraya bildiğiniz başka büyük çarşı ve pazarları ekleyebilirsiniz. Çocukluğumuz, ilk gençlik çağlarımız ve işte tel tel beyazlar, parlayan gözlerin temkinli bakışlara dönüşmesi, kırmızı geçmekle hayata yetişilmediğinin anlaşıldığı yerler. Yalan söyleyen dolmuş şoförüyle, çürük meyve sebze koyan esnafla polemiğe girilmeyen yerler. Heybetli bir susma biçimi? Hayır değil, doğrusu şu: Konuşmaya hâl kalınmamış o yerler. Yol boyu hayatımızda rolleri olan insanların dükkanları. Şimdi dikkat edelim: Bunların öyleleri vardır ki vaktiyle bütün saatlerimizi yanında geçirdiğimiz kimseler görürüz. Ancak şimdi biz yürürken içeri geçer, selâm vermek güç gelir. Yine öyleleri vardır ki onlarla bizim dün hiçbir tanışıklığımız yokken bugün bize sofralar kurmuş, gönlünü ikram etmiştir. Bütün bu olup biten ne ilginç ne akışkan hâllerdir. Akıp gideni, durdukça kokanı, her şeyi dünyaya yıkabiliriz. Burası dünyadır, her şey mümkündür. Yüzümüze kapanan kepenklere karşı bizimde kapımızı usulca örttüğümüz birileri vardır. Belki de yıkıp geçmişizdir.

Biz de birinin çarşısında pazarında dükkân açmışızdır. Pazar yerinde yürüyen ile duran bir değil. Yürürken buyur edene, aynı sofradan kalkıp uzağımız hâline gelene, kandıranlara ve kendi payından ikrâm edenlere içleniriz. Hele bir de jenerikte Neşeli Günler varsa doyasıya ağlayabiliriz. Sonra bir başkası kendi pazarında yürür. Kim bilir biz ona neler ederiz? O bizde neler görür? Bilmeyiz. Dünyanın içindeki insanlar her şeyi aynı anda görüp anlayamaz. Bazı kavrayışlar için ölümün vuku bulması gerekir. Yokluk, varlığı doğurur, birden düğüm çözülür, ölünün ardından büyük bir şefkat ve anlayış doğar. Şimdi ondan af dilemek isteyen de affetmek isteyen de çoktur. Burası dünyadır, diğer kalplerin çalışması için genellikle bir kalbin durması beklenir.

Ne acayip düzendir, diye sorulmaz. Düşünmemek üzere sözleşmiş nice yığın birbirinin pazarından geçer.. gider. Pazardan tohum alır ekerim. Ormana gider ağacıma selam verir, kalan suyumu köküne dökerim. Yol boyu bu suyu onunla paylaşmak için taşırım. Upuzun bir yolu bitiririm, vardığım yerdeki insana vereceğim selâmı taşırım. Üşenmem, yüksünmem, almazsa ‘neden’ demem, artık. Sofralar kurarım bin yıldır ve gülümserim. Tohum tutar, filizlenir çiçek boy verir ancak iş şimdi başlar. Güzeli korumak, yitirmemek onu var etmek daha güçtür. Denerim. Yol biter, selâm vereceğime varırım, alır, böylece dağlarım genişler. Ancak iş şimdi başlar.

Çünkü bin yıldır görmüşümdür atların uçtuğunu, dağların ağladığını, ağaçların yürüdüğünü ve iç içe geçmiş sevgilerin soğuk nehirlere birden nasıl döküldüğünü. Üstelik bazen elde değildir. Tüm nedenleriyle beraber nedensizce öyle birden bire. Asla bir günde olmamak birlikte bir gün, kopulur. Önce usulca söylenen bir türkü duyarız. Sonra gülüşlerin daha soluk benizlerde yayıldığını. Derken bu solukluk öyle artar ki hiçbir gülüş gelip oraya yerleşmek istemez. Artık geriye birbirini görünce nasıl, ne renkte bakacağını bilemeyen insancıklar kalır. Birbirlerinin pazarından geçerken eski hâllerini bir masa etrafına görürler. Ben o zaman gizlice ağlarım. PAzarın ortasına geçip, bağıra bağıra ağlarım, böylece kimse duymaz. Ne yakın ne neşeli nasıl da dingin atıyordur kalpleri eskiden. Çünkü dünyaya rağmen insan dostunu, komşusunu, ağacını, çiçeğini, keçileri ve olmadık şeylere sevinmeyi sevendir. Aynı anda büyüttüğü çiçeği kökünden sökmeye de çekinmeyendir.

Nasıl olursa olur, bir bahçeyi dolduran kahkahalar ve o kocaman yakınlık buharlaşır zamanın ellerinde. Havaya ağımızı fırlatsak ne tutarız boşluktan başka? Söyleyeyim: Buharlaşıp havaya karışan anıları, bir hayâle dönüşen bağları. Öyle silinirler ki insan delirecek gibi olur ve kendisine sorar: Bunları hiç yaşamadık mı?

Neyse ki insan delirdikçe velileşebilen de bir canlıdır. Hatıraya tutunur. Pazarında kapanan kepenklere bakar. Boyar baştan başa onları, silinenlerin suretlerini çizer. Gidenler kendilerini götürebilir bizden. Hatıraları alabilmeye ise hiçbir beşerin gücü yetmez. Onlar artık bize aittir. Yine de bir dua: Kepengini yok yere hiçbir pazarda kapatma, soluklanmak isteyen gelip bir su içebilsin. Vaktiyle gölüne zehir katmışsa bile.. Gölgelenmek isteyen sesini ve susmanı dinleyebilsin. Vaktiyle ağacını kesmişse bile.. Bir yudum su içmek, huzurlu bir serinlikte dinlenmek ister de gittiğin yerin sana kapanmış yahut kapanmaya hazırlanıyor olduğunu görürsen, müsaade et, onu yorma ki niyetini kolay tamamlasın. Hatıranın kıymeti, orada kalmak istemeden duran insanın zararından, yorgunluğundan evlâdır.

Hatıra sahipleri hatır bilmeden bugün incitse de dünün güzellikleri bahçemizi sulamaya yeter. 

 

Yorum yap