Güzeli Görmek

Güzeli Görmek

Burnumuzun üsteki lekeyi aynasız göremeyiz. Ancak bakışlarımızı çevirdiğimiz her nesne, insan, varlık üzerindeki kusuru hızlıca fark ederiz. Çünkü karşıya bakmak kolaydır.

Ailemizi, iş dünyamızı, komşularımızı, arkadaşlıklarımızı; ihtiyaçlarımızı karşıladığımız esnafı, doktoru, boyacıyı insanlar oluşturur. İnsan denen varlık ise unutkan, aceleci, nankör, umutsuzluğa meyyâl bir varlıktır. Bizler görünmez halkalarla iç içe geçmiş uzun bir zinciri oluştururuz. Her birimizin yaptığı ve yapmadığı işler; güzelce sürdürdüğü ve yarım bıraktığı yollar hepimizi etkiler. Nasıl derler: Kelebek etkisi. Birimizin çırptığı kanat kalan tüm kanatları etkiler. Yaşamaya böyle bakınca, tek kişilik bir ömür sürmediğimiz ve konfor odaklı yaşamın ön gördüğü gibi herkesin sadece kendi bacağından asılmadığı hepimize âşikâr olur. Bizim bacaklarımız birbine bağlıdır. Evimdeki çöpü çıkarmazsam, kapımın önünü temiz tutmazsam, penceremi açıp havaya müsaade etmezsem; gittikçe artan kötü kokuyu komşularım duyar. Bir müddet sonra duymakla kalmaz katlanmaya muhtaç bir fenalıkla burun buruna kalır. Kapısını kapatması, kötü konumdan kurtulmasına yetmez. Koku, kapıları aşar.

Duygular da böyledir. O, birçok tel örgüyü ve sürgüyü aşar, muhatabına ulaşır. Ancak bize ulaşan her koku güzel olmadığı gibi her duygu da faideli değildir. Bilâkis, çoğu zaman tehlikelidir. Eğer onun  ulaşmasını engelleyemiyorsam, kendime bir zırh edinmem gerekir. Tel ve demirden öte; iradeyle işlenmiş, ayet ve hadislerle beslenmiş, salih kimselerin hayatlarından kesitlerle korunaklı noktaları belirlenmiş bir zırh. Onu uykumda dahi giymem gerekir.

Tehlikelerden biraz uzaklaşıp soluklanacak yere geldiğimizde, kırmızı alarm çalmayan ancak iç bulandıran hâllerle karşılaşırız. Burada kokular bazen güzel bazen kötüdür. Güzel ile çirkin iç içe geçmiş hâlde bize ulaşır ve başımızı döndürür. Gönlün terazisi hassastır fakat her zaman âdil değildir. Çünkü gönül, kibir dikenleri ile her ân çevrili bulunmaktadır. Muhabbetin hürce salık verilebilmesi için o dikenleri öğütmesi gerekir ki yüzlerce yıl buna emek verilse, yeniden filizlenmeleri için tek bir hâdise yeter. Kibire bu denli yakın olan gönüllerimiz, adaleti yalnızca kendi cenâhı için hak görürken, sunduğu kaba ve içindekine bakarken görüşü bulanık ve pusludur. Buna rağmen her şey en berrak hâliyle gördüğüne inanır. Çünkü kibrin dikenleri sardığı yer uyuşturur. Uyuşan kalp ise idrakini diri tutmaya güç yetiremez. 

İş odur ki zor da olsa dikenleri öğütmek, köklerine inmek, gönlü o an hoş etmese de sökebilmek gerekir. En azından bu gayrette olanlar görürler ki; kimse tümüyle iyi veya kötü değil.

Her birimiz kusurlarıyla, hata ve günahlarıyla var. Öyleyse bize ihsânda bulunan kimse an gelip üzdüğünde onun vefâsız olduğuna kanaat getirmek, zulümdür. Vefâ, bize daima istediğimizin verilmesi, hep hoş tutulmamız değildir. Derler ki “Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.” Doğrudur.

İnsan, kendisine bir kusur işlendiğinde, işlendiğini düşündüğünde (çünkü bazen bu yalnızca zandır, üstelik haktır) kendisinin Allah’a karşı olan kusurlarını hatırlamalı ve pençelerini çıkarmadan evvel bir durup nefes almayı bilmelidir.

Herhangi bir hareketin bize yapılamayacağını düşünmek ve tam bu noktadan köpürmek yine kibrin kollarındandır. İnsan, beşerdir, şaşandır; birbirine kusur işleyendir.

Kibir dikenlerini azalttığımız gönül terazisine muhatabımızın iyiliklerini ve kusurlarını koyalım. Allah’a sığınarak onun nasıl biri olduğuna bir daha bakalım. O, Allah’ın rızası peşinde yorulan biri mi, yoksa nefsine köle kimselerden biri mi? Eğer ikincisi ise gönlü korumak evlâdır. Yok eğer birincisi ise ve biz nefsî sebeplerle sırt dönüyor, diş biliyorsak hesap görücü olarak Allah yeter. Vaktaki, hesabı Allah görmeden biz görürsek kendi felâhımız için isabet olur.

Yine aile etrafımız içinde kusur ve sıkıntılara odaklanmadan evvel onlardaki cevher ve güzellikleri görmek için gayret etmek boynumuzun borcudur. Her insan bir güzellik taşır, fakat biz ondaki kusura, eksikliğe rapt olmuşsak ışığını görmeye gözümüz yetmez. Ellerin aynasında kendimizi seçemeyiz. Kıyaslar, varsayımlar üzerine biriken kederler ancak ehlimize muhabbetimizi azaltır. Onlardaki kıymeti seç, takdir et ki artabilsin. Burada şeytan gelir ve der ki: Onlar sendekini görüyor mu? Cevabımız hazırdır: Bizde bir güzellik varsa bunu güzelliğin sahibi olan Allah eksiksiz görmeye, bilmeye kâdirdir. O’nun bilmesi dünya içindeki bütün beşerin bilmesinden daha kıymetlidir.

Bir misâl getirelim: Kıymetli anneciğim reçel, acıka, konserve… yapmaz. Ancak bir karar verdiğimde benden şüphe de duymaz. Bu, gül kokulu reçeller kadar güzel bir histir. Yapmadıkları ile onun anneliğini eksik görmek, yaptıklarına karşı zalimlik olmaz mı? Olur. Her insan kendi meşrebince hayattaki rolünü yerine getirmeye gayret eder. Eğer biz, köşeye kurulup çuvaldız iğnemizi batırmak için uygun ânı beklersek, onu mutlaka buluruz. Yine biz, şükredecek sebepler, sevecek, affedecek yollar ararsak en karanlık gecede bile zorlanmadan onları hazır buluruz.

Neyi arıyorsan, sen O’sun; demişler ya erenler, ne güzel demişler! 

Yorum yap