Anne ve Babaların ‘İyilikle’ Zulmü

Anne ve Babaların ‘İyilikle’ Zulmü

Birçok farklı yaştan çocukla iletişim kurma imkanı buluyorum. Onlarla konuştukça, ilişki kurdukça hemen hemen hepsinde gördüğüm bir hastalık var. Çok küçük yaşlardan lise çağlarına uzanan hatta üniversitede yani yetişkinlik döneminde de devam eden o hastalığın adı: Tembellik. Beslendiği kaynaklar yüksek dozda konfor, her istediğine uğraşsızca bir tıkla ulaşım, eşya ile de insan ile de ünsiyet kurmak yerine tüketmeyi şiar edinen sistemin öğretileri.

Mutlu olmaya, sevinmeye bile üşenen bir nesil yetişiyor. Bunun x, y, z kuşağı olmakla da pek ilgisi yok. Bugün hedef edinmek, onun peşinden gitmek, istikrar göstermek 7 yaşındakine de 17 veya 27 yaşındakine de çok güç geliyor. Herkes bir işe başlıyor ancak hepsi bu. Devamlılık gösteren çocuk, ergen, yetişkin bulmak giderek daha güç. Keyif aldıkları bir dizi/oyun olsa bile en keyifli yerinde sıkılıp gidebilirler. Sıkılmak, en yoğun tekrar eden durum içimizde. Gezerken, yerken, uyurken, okulda, evde.. Bitmeyen bir miskinlik ve sıkılma.

Pandemiyle birlikte elbette bütün bunların artması makul olabilir. Ancak pandemiden bağımsız olarak da çok uzun süredir gidişat kuvvetlice bu yönde ilerliyor.  Başlanan işin niteliği, kıymeti, ne kadar beklendiği hiç önemli olmadan sıkıldığı an -ki bu hayli hızlı oluyor- yarım bırakıp gitmek isteyen yığınlarla karşı karşıyayız. İşimiz fatura kesmek ve suçlu aramaksa herkesi her şeyi suçlayabiliriz ancak niyetimiz kendimizden başlayarak çözüme ulaşmaksa suçlamayı bırakıp vaziyeti olduğu hâliyle görmek ve üzerine dikkatli düşünmek gerekiyor. Diğer taraftan artık hayatımızda eskimek diye bir kavram neredeyse yok. Eskiyen eşyaya da eve de aşina değil evlatlarımız. Sadece onlar mı.. Daima yeni, trend, sağlam ve şık parçalarla bezeli dünyamızda ışığın yorduğu gözleri güneşi fark edecek hâlde değil kimse.

Sosyolojik açıdan elbette çok fazla sebebe dayanan bu durum, çocukların Allah ile kurdukları, kurmaya çalıştıkları bağı da derinden etkiliyor. Yaşları ilerleyen çocuklarda, artık farz olan gençlerde namazı görmekte güçlük çekiyoruz. Sevdirmek için küçük yaşlardan beri emek versek bile çoğu zaman meyvesini almak mümkün olmuyor. Muhatabımız kılmak istemiyor. Bunun sebeplerini çok uzun süredir araştırıyor ve hususi konuyla ilgili okumaya, dinlemeye gayret ediyorum. ‘Uzmanları’ değil, çocukları ve gençleri.

Niyetim yavrularımızı yermek değil davranışlarının gerçekten sebebini anlayabilmek. Onlara zaman zaman soruyorum. Namazı neden kılmak istemediklerini tam olarak kavramaya çalışıyorum. Ulaştığım sonuç maalesef tembellik ve üşengeçlik. Çocuklar, gençler iradelerini harekete geçirmekte çok güçlük çekiyor. Abdest almak çoğuna dağları aşmaktan beter. Kalkmadan yorgunlar. Yoğun olarak hissettikleri duygu: üşenmek. Bunun sadece genç ve çocuklarla ilgili olmadığını elbette yetişkin dünyamızdan biliyorum… İnsanımızın daima çok meşgul ve yorgun olduğunu ezber ettik. Vakti verene vakit ayırmaya bir türlü ikna olamayanların, nefislerinin hazır olacağı sabahı, ak sakallı dedeyi, tılsımlı rüyayı bekleyenleri konuşmayacağım. Derdim ve hüznüm daha ziyade yeni nesiller için. Çünkü ümidim onlardadır.

Ümmeti ayağa kaldıracak olanlar; anne ve babalar, imamlar onlar içindedir. Böyle  diyerek seviyorum kucağıma aldığım her erkek çocuğunu ”Sen imamsın, biliyor musun? Hayır hayır camii ile ilgili değil bu sadece. Sen iyilikte doğrulukta öncü olup öğretecek bir adam olacaksın. Her küçük hanıma ne kadar kıymetli ve özel olduğunu anlatıyorum. Öyleyse sakın ucuz işler seninle olmasın. Çocuklarınıza namazı ve amelleri öğreteceksiniz. Ailenize, ümmete..” Ümmetin en büyük sancısı bugün imamın ne olduğunu bilmeyen kuru kalabalıklardan oluşmasıdır. Erkeklerin boyunlarındaki sorumluluğu görememesi, evlerinin faturası kadar ahiret hesaplarını maalesef hepimize gözetmemeleri çok pahalıya maal oluyor. Hani klasik söylemler var: Hanım helal kazanç istese bey zaten o yola girer. Genellemeler bizi bir yere götürmüyor. Maalesef bugün işler böyle yürümüyor. Oyun konsolu başından çürüyen bedenler cemaate cumadan cumaya katılınca bir iş yapmış oluyor. Seyrediyoruz. Seyrediyoruz…  Burada ailesine kıyamayan sonsuz âlem için nasıl kıyabiliyor? Nedir annelik babalık eşlik, oturup bin kere düşünmek gerek. Neler bizim için olmazsa olmaz, neyi kaçırdığımızda ağrıyor kalbimiz; çocuk görüyor. Bu acı gerçeklerin de çocuklar üzerindeki olumsuz tesirini es geçmek mümkün değil. Rasulullah (sav) hiç çocuk eğitmiyor, onun işi yetişkinlerle. Büyükler düzelince çocuklar zaten o yoldan gidiyor büyük oranda. Elbette sınava girmeyince deliren veli sabah namazına uyanılmadığında kahrolmuyorsa kodlanan meseleler de değişiyor. Tavırlarımız, önem sıralamamız her şeydir. Fakat tüm bu hususlara dikkat etme gayretinde olan, ahireti önceleyen ve ufak yaşlardan beri çocuğuna bu yolda emek veren evlerde de amellere karşı tembellik karşımıza çıkıyor. Üzerine çalışmalar yapılsa da bu evlerde de miskin ve şikayete çok kolay tutunan çocuklarla karşılaşıyoruz.

Elbette ekilen hemen biçilmez, ne duygu ne de davranış bir gecede yerleşmez. Çağımız zaten hızıyla her birimizi sersem ediyor. Bir tıkla milyarlarca lira göndermek, fatura ödemek, kitaplarca bilgi edinmek, müze gezmek.. ve daha nicesi mümkün. Sadece tek bir tıkla yerimizden kıpırdamadan yapabildiklerimizin sayısı gerçekten çok fazla. Bu hız ve kolay ulaşılabilirlik insanı giderek daha az işlevsel hâle getiriyor. Düşünmeden, yürümeden, çaba sarf etmeden elde edebildiklerimiz kimliğimizi, yaşama bakışımızı etkiliyor. Çocukları.. Onların üzerindeki tesiri düşündüğümüzden çok daha fazla.

Bugün çölde yaşayan insan yola devam etmek için güneşi beklemek zorunda. Merkezden alınacak unu on gün beklemek zorunda ev halkı. Beklemekten yapılmış hayatları var, bugün, aynı çağda. Onları incelediğiniz zaman şikayete veya üşenmeye rastlamak çok zordur. Şükür etmeye öyle sıkı tutunurlar ki utanç içinde kalırız. Peki sebebi ne? Çalışma ve iş birliği kültürü çocuğa çok küçük yaşlardan itibaren veriliyor. Evin yükü gerçekten bölüşülüyor. Evet, burası çöl değil. Henüz kırk yaşında olmadığımın farkındayım ve anne olmadığımın da. Yine de okuduklarım, gördüklerim, şahit olduklarım, anladıklarım bana bir şey söylüyor. Çocuğa yapacak hiçbir iş bırakmamak ona yapılacak en büyük kötülüktür. Bütün yükü ona bırakmaktan bahsetmiyorum ancak sürekli 3 aylıklarmış gibi davranmak onlara merhamet değil eziyet oluyor, anlayamıyoruz. Her işi hemencecik halledilen çocuk tuvalete bile gitmeye üşenir hâle geliyor. Biraz gayret ve bekleyiş gerekince çıldırıyor. Serpilip büyüyen konfor köleleri yetiştiriyoruz böylece. Büyüdükçe arzuları da büyüyor ancak ortalıkta irade yok.

Ev işlerine dahil etmek, mutfağa bahçeye dahil etmek gerek. Bu küçük tatlı bir kişisel gelişim tavsiyesi değil. Evler yanıyor su dökelim diyorum. Bu bir çağrı. ”Sen yapamazsın” diyerek büyütülen çocuk, yapması gereken günler geldiğinde bu cümleyi ezber etmiş olarak geri dönüyor ”E ben yapamam ki!” Çocukları sevmek demek onları besleyip her türlü lüksü sunmak değildir. Onu zora da esasen yaşamın kendisine ortak etmektir. Yakın çevrem şahittir ki tanıştığım hemen her çocukla aramız bal kaymaktır, hamdu senâ. Onları şımartmam ve her istediklerini asla yapmam. Her bir sevgi kelebeği de değilim elimi belime koymayı da severim. Kaşın tekin kalkması da iyidir, babaannemden belledim. Sınırlar güzeldir, saygı müthiş. Ancak her çocuğu öyle büyük bir dikkatle dinlerim ki kalbimi açtığımı görür. Onlara danışırım, istişare ederim ve yer yer dinlerim. Kızabilirim ancak aşağılamam. Dolayısıyla pahalı hediyelerle kendimi aklamam da gerekmez. Onları idare etmem onlara hayatımda yer veririm, bir parçam olurlar. Yavrucuğum olurlar. Sadece oyun oynayamam temizliğe ortak ederim. Pazara çarşıya, onlara gerçekten iş ve görev veririm. Öyle bir yaparlar ki anne babalarının aklı şaşar. Derler ki ”seninleyken böyle!”. Belki de evde birileri onlara ”Sen çekil bakayım, öyle olmaz, dur şimdi ayağımın altında dolanma” gibi şeyler söylüyordur sürekli.. Belki.. Mesela yani. Bir de taştan olmadığımı bilirler. Bir insanımdır, hatalarım vardır, bu yüzden özür dilerim, ağlarım ve başaramam her şeyi. Bunları saklamam. İnsan olduğumu saklamam. 

Yine de anne baba ve çocuk ilişkisi bin kere daha zordur ve tatmadan bilmem, şüphesizce kabul ediyorum. Ancak sizin de şunu kabul etmenizi istiyorum. Onları oyunun dışında bırakıyorsunuz. Sonra bir anda kendilerini sahnede bulunca afallıyorlar. Bir gecede kaybedebilir sizi, bir dakikada kaybedebilir. Sevginiz en büyük miras olur ona ama devam edebilmesi için hayatın içinden bilmesi gerekenler de var. Tamam spora da gitsin çok güzel ve şarkılar söylesin beraber dinleyelim. Dönünce toz alsın, çiçekleri sulasın, yatağını lütfen artık toplasın.

Çocuklar terlesin, sadece zıplamaktan değil. Verdiğimiz işler çocukluğundan çalmasın ama onu birey olarak da hazırlasın. Mutlaka bir esnaf yanında fiyakası bir sönsün. Milyon dolarlarınız olsa bile o çocuk terlesin. İş hayatı size sadece paspas yapmayı değil nefsi kontrol etmeyi ve dinlenmenin kıymetini öğretir. Ne olur, biraz yorulsunlar. Biraz! Ekmek almaya bile üşenen bu hususta bile rahatlıkla sesini yükseltip kavga edebilen bir sürü erkek çocuk biliyorum. İşin açıkçası terlikle kovalamak yeterince pedagojik olacaktır.

Çocukların algı, beceri ve kuvvetleri değişkenlik gösterir. Çocuğu adil bir gözle değerlendirip (merhamette de disiplinde de zulmetmeden) yapabileceklerini bulup yaptırmak gerekiyor. Yorulmaları gerekiyor. Eklemlerinin en çok çalışması gereken zamanlarda akranları ile buluşunca bile tablet üzerinden oyuna devam ediyorlar. Bedenleri çalışmalı, ruh ve kalpleri doğru bilgilerle doymalı. Bunların hepsi elzemdir, eleyemeyiz. Bir usta yanına vermek için 9-10 dahi kâfidir. Orada geçireceği 1-2 saat neler katar, hayal edemezsiniz. Ortaokul çocuğu sanayiyi görmelidir. Bir fabrikada çay ocağında terini silmelidir. Kız da erkek de kendisini doyuracak kadar yemek bilmelidir. Düğmesini ikisi de dikmelidir. Bulaşık makinasına tabağını koymalıdır. Kirlisini sepete atmalıdır. Kuruyan çamaşırı toplaya da bilir.

Korkmayın, çocuk işçi yetiştirmeye çalışmıyorum. Beni hem seven, gözümün içine bakan ve kıyamayan hem de hayatın içindeki nice işi bana lokma lokma öğreten babaanneme hep dualar ediyorum. Zararını hiç görmedim. Yine çok küçük yaşlardan itibaren farklı farklı işlerde çalışmak zihin dünyamı, algımı ne derece açtı; tarifi güç. İnsan, insanla tanınır. Akıl yaşla değil öğrendikleriyle büyür. Bitmeyen ergenlikler silsilesinin bir halkası olmamayı, itiraf etmeliyim ki çalışmış olmaya borçluyum. Bütün bunlar iradeyi de kullanmayı beraberinde getiriyor. İradesini yöneten insan için seçimlerinin arkasında durmak elbette daha mümkün oluyor.

Mahalledeki çocuklarıma bahçeyi yıkatırım, camlarımı silerler, mutfağı birlikte elden geçiririz, yürüyüşe çıkarız, bir takım yardım işlerinde onları yanıma alırım bedenlerini kullanırlar. Sadece oyun oynamak ve sohbet etmek için de davet ederim ”Özledim yahu!” derim ve gelirler, çok şükür. Sildikleri yeri tekrar silmem, dizdikleri şeyi olmamış diye düzeltmem. Başka bir zaman doğrusunu yaparken ayrıca gösteririm. Çiçek ekerim, ağaca çıkarım, onlarla namaz kılarım yer yer fırçalarım. Bazen bahçe fayanslarını bazen de onları! Ne yapalım hep bal kaymak olmuyor.

Yine de amel noktasında sebat göstermelerinde hâlâ zorluk yaşıyoruz. Çünkü hayatları o anlardan ibaret değil, uzaktan bir el olarak zaman zaman dokunabiliyorum. Konfor denizinde nasıl boğulduklarını görüyorum. O denizde, kendi ellerinizde boğmayın evlatlarınızı.

Çocuklarımı boğmayın. 

Yorum yap