bu hikâyeyi biliyorsunuz

bu hikâyeyi biliyorsunuz

Hadiselerin sebeplerini anlamak, kendimizi açıklamak, vaziyeti kabullenmek; acıyı ortadan kaldırıyor mu?

Yemek yandı, tencere yandı, duman kapladı bütün hâneyi, koku sindi koltuklara ve perdelere. Öyle tüttü ortalık. Gözler yaşardı dumandan. Midemiz bulandı içimize dolandan. Yine de fark etmedik yemeğin yandığını. İnsanız, kör oluruz baktığımız noktaya karşı. Ne kadar yakınsan o kadar körleşirsin. Uzaklaşmadan göremezsin. Gördük ki yemek yanmış. Fark ettik. Ocağın altını kapadık, tencereyi tuttuk. Eyvah… Elimiz de yandı şimdi. Ocağı kapadık ama har hemen geçmiyor. Tencere hâlâ alev alev. Ocağı kapattık ama şimdiye kadar yanmış olduğunu kaldıramadık ortadan. Yanan, yandı.

Şimdi bir bezle tuttuk. Ama elimizin acısı hemen geçmez. Su toplayacak. Patlayacak. Acıyacak. Kabuk bağlayacak. Kaşınacak. Kabuk dökülecek ve nihayet geçecek. İnsan, yarasını sımsıkı tutsa da onunla kalamaz, geçer. Ama şimdi acır, bırakın acısın. Dönüp elinize ”acıma” demeyin. Elinizin ne kabahati var. Tendir, yanar. Yanmış, bırakın.

Tencereyi kenara kaldık. Pencereyi açalım hemen. Şu zehirli hava çıkıp gitsin artık, yeniden temiz hava dolsun içeri. Pencereyi açtık, açtık da bu iş de hemen vuku bulmaz. Bekleyeceğiz. Ağır ağır hava yer değişecek. Söylensek, tepinsek ne fayda. Bu hava, hemen değişmeyecek. Oysa, yemek ilk pişmeye başladığında ne hoş bir rahiya yayılmıştı odalara. Komşulara kadar varmıştı bu güzel koku. Yüzümüz gülmüştü içimize çektikçe. Oh, demiştik. Oh, cennet gibi! Şimdi nefes alınamayan duman altı bu yerin, kim inanır biraz evvel misler gibi bir koktuğuna? Kimse inanmasa da olan budur; görün, bakın. Gözlerinizi kaçırmayın.

Gözleriniz, yandı. Yaşardı hızla. Parlaktı oysa. Berraktı. Duman dolunca içine, acıdı. Bilemezdi böyle olacağını. Bilse ve yumsa en başından, mani olur muydu, korunur muydu? Bu göz, yaşaracakmış. İhtimal hesaplamayın. Gidin yüzünüzü bi yıkayın.

Ocak hâlâ sıcak. Tencerenin dibi zift dolmuş. Sıcak su dökmeli. Ateşi ateşle çözmeli. Yeniden kaynatmalı sıcak su ile. Başka türlü bu yanık buradan çıkmaz. Soğuk fayda etmez. Daha da yerleşir. Yine döndük mü yeniden yakmaya. Yakın.

Pencere açık nicedir, koku çıktı mı? Çıkmaz. Bu koku hemen çıkmaz evden. Sindi. Ne yapmalı? Perdeleri yıkayalım. Bir kat boya badana belki. Fayda eder mi? Eder. Koku, çıkar gider. Önce kokusuzluk elde edilir. Sonra ev, yeninden kendi kokusunu bulur. Badirelerden sonra başka bir koku ama artık yanık da değil.

Yemeğin yandığını gördük. Gördük ya, görmemiz bütün bu merhalelere mâni oldu mu? Olamaz. İnsan, aşamalardan ibaretken hiçbir şeyi öylece söküp de atamaz. Ama elbet atar mı, atar. Pencereyi açar, perdeleri yıkar, tencereyi ovalar telle şöyle güzelce. O tencerenin dibi yine parlar mı, parlar.

Fakat yanmış mıdır, yanmıştır.

Kursaktan geçeceğini umduğumuz lokmalar hiç olmuş mudur, olmuştur.

Yaşamak budur.

Bolca yutkunmak; eldeki yanık, gözdeki yaş, biraz nefes darlığı. Sonra uçuşan perdeler ve yeniden ocağa konan tencerenin de hiçbir garantisinin olmadığı yerde; yemek yapmaktan başka çaremizin olmadığı yerdir dünya.

Peki, ocağın altını neden kısmadık? Ara ara kapağı açıp karıştırmadık. Baktık suyu kalmamış, ocağın altını niye kapamadık. Unuttuk çünkü. Unuttuk yahut yanmaz dedik kendi kendimize. Zannettik. Şimdi, bir daha ben bu ocağı yakmam aç kalırım, diyen, kendini kandırmaktan başka ne söylüyordur? Ben bu ocağı yakarım ve bi daha yakmam yemeği, diyene inanalım mı? İkisi de olmayacak işleri konuşuyor. Böyle değil. O ocak yanar. Başka evdeyse de yanar. İnsan acıkır çünkü. Yemeği pişirip pişirememek hem dikkat hem kader meselesi.

Ben ne yemeye ne ocağa ne pencereye küsmem. Küsemem.

Ama belki de başka bir tarif lâzımdır pişirmek için, doymak için.

 

 

Share:FacebookX
Join the discussion