Vesile Atölyesi Sordu: Dilâra Kimdir?

Vesile Atölyesi Sordu: Dilâra Kimdir?

Bize üçüncü bir gözle bakarak Dilâra’dan bahseder misiniz?

-Yani… Kendimi çok sık değerlendiririm aslında ama son bir yıl içinde fark ettim ki hayli merhametsiz olmuş bu bakışlar. Tarafsızca bakabilmem için önce merhamet etmem lâzım, yeni kazanmaya çalışıyorum kendime dair merhameti. İfade etmeye çalışayım: Dilâra, sevmeyi çok sever. Adaletlidir, bazen çabuk kızabilir. Bilmem ki nasıl biridir? Her şeye rağmen iyi bir kalbim olduğuna inanıyorum. Güzeli, güzelliği, incelikleri çok severim. Detay insanıyım. Düşünülmüş uğraşılmış her iş nazarımda kıymetlidir. Sonuca odaklanmayı değil süreçteki gayreti sever Dilâra. Yolu yürümeyi, yolun kendisini. Bir de her hâli yüzünden okunur, bunun bazen hayrını bazen zararını görür.

En azından zarar vermemek için gayret içindedir, faydalı işler yapmak ister. Biraz hassas olduğunu söylerler.. Başıma gelen olayların dışında herhangi bir insanın yaşadığı hüzün ve kötülük kalbimi çok etkiliyor. Bana deseniz ki şuna çok üzüldük, belki 3 gün bunu düşünüp sizinle üzülüp uyuyamam. Bir yerlerde hüzün, ağlayış olduğunu bilmek kalbimi titretiyor. Galiba biraz hassasım evet, birazz.

Peki vazgeçmek istediğiniz bir huyunuz var mı?

-Daha kolay silebilmek isterdim. Aklım ikna olduktan sonra kalbimden de tak diye silebilmek isterdim. Fakat zaman alsa da  silmeye kâni olmuşsam, silinir. Elbette takdir. Yine de evet, biraz daha kolay silebilmek isterdim. Hatıraya gereğinden fazla kıymet veriyorum sanırım.

Çocuklarla çok haşır neşirsiniz, bunun özel bir sebebi var mı?

-Çocukları çok seviyorum. Mutlu bir çocukluk geçirmedim, esasen çocukluğu olmayan bir çocukluktu. Çok erken yaşta bir yetişkin gibi davranmam gerekti. Bir takım zorluklar, kötülükler nasibimize düştü, hamdu sena. Çok küçükken kendime söz vermiştim: Hiçbir çocuğun üzülmesine sebep olmayacağım, diye. Bununla birlikte 3-4 yıl öncesine kadar yine çok sevsem de çocuklara karşı biraz daha tahammülsüzdüm. Daha ciddi olmalarını isterdim içten içe herhalde. Ancak kendimle olan yolculuğumda, kendime merhamet etmeye başladıkça çocuğun çocukluk etmesine de daha makul bir yerden bakmaya başladım. Tahammülü bıraktım sabrı serdim. Herhalde küçükken çocuk olamadığım için bazı taşkınlıklar beni sinirlendiriyordu. O da kalmadı. Şimdi çocukla çocuk olmanın tadını çıkarıyorum.

Dilâranın Penceresi hakkında sormak istiyorum. Neden böyle bir atılıma karar verdiniz, pek çok içerik üretiyorsunuz, bununla nasıl başa çıkabiliyorsunuz?

-Aslında instagramda yazıyordum hayli zamandır. O an aklıma ne geldiyse. Ancak bir müddet sonra fotoğraf altına yazmak hem yetersiz hem de geçici gelmeye başladı. Anlatmak istediklerim daha detaylı konulardı. Blog mu açsam, diye düşünüyordum. Pek kıymetli ve yakın bir arkadaşım; birçok alanda iş yaptığımı sitenin daha işlevsel ve faydalı olacağını söyledi ve beni bu kanala yönlendirdi esasen. Daha geniş sunulduğunda hayır getireceğini öğütledi, beni yüreklendirmiş oldu. Bütün aşamalarda da yardımcı oldu.

Şimdi bakıyorum, pek iyi oldu! Arkadaşım haklıydı. Günlük hayatta da farklı alanlarda sürekli bir şeyler yaparım. Mutfak, okul, çocuklar, mahalle, kıymetli ihtiyarlar, Kur’an dersleri, edebiyat. Site bütün bunları derli toplu hâle getirdi. Esas amacımsa, öldüğümde faydalı bir hasenat bırakmış olmak.

Peki yazarken defalarca düşünüp, derleyip yeniden mi yazıyorsunuz; yoksa olduğu gibi tek seferde mi?

-Mutfak yazıları tek seferde mesela 🙂 O an ne pişirdiysem yazıyorum. Ancak kalan yazıları elbette yeniden gözden geçirip düzenliyorum. Duygu ve düşünceler ilk hâliyle daima hamdır. Aşk da nefret de hüzün de. İnsan duyguyu olduğu gibi yazmak istese bir nevi kusmak olur. Hiçbir süzgeçten geçirmeden.. Duygu yoğunken ne yapsak harika olduğunu düşünürüz. Yahut çok üzgünken ölecekmişiz gibi gelebilir. Fakat durum zandan ibarettir. Gerçek duygunun zamana, olgunlaşmaya ihtiyacı vardır. Yazımı yeniden 3-4 sefer okurum en azından. Ekleme ve çıkarmalar yaparım. Tefsir metinleri ise ses dosyalarının metine çevrilmesiyle oluşuyor. Hayli aşamalı ve uzun bir iş. Gönüllü ufak bir ekibimiz var, onların da gayretleri ile dersleri pdf dosyası hâline getirip yüklüyoruz. Mutluyum, kalıcılık sağlandığı için.

Yazarken birinden ilham alayım, güzel bir söz duyayım diye bekler misiniz? Onu bir yere ekleyeyim şeklinde mi hareket edersiniz?

-Yook. Yazarken başıma isabet eden işlerden ilham alıyorum, bir şeyi beklediğim yok. Diyorum, bak neler de oldu, var mı buna uygun bir hikayen? Var mıdır şu hâlin tarifi olacak kelimeler? Kederin, hüznün hikayesini yazabilirsen duygunu tarif edebilirsen yükü azalıyor saki. Fakat o bağlamdaki yazıları daha ziyade kendime, defterlerime yazıyorum.

Karşılaştığım insanlardan, yolda açan çiçekten, bir çocuğun oyundayken ağzından çıkan cümleden, bir yaşlının hâlinden, karşılaştığım bir taştan, aynada gördüğümden; işte yaşamın içinde etkilendiğim hüzünlerimi sevinçlerimi, duygularımı, düşüncelerimi biriktiriyorum. Uygun zamanda ortaya çıkıyor.

Güzellikleri görüp yazıyorsunuz, ortaya da güzel bir sonuç çıkıyor, bu mudur?

-Onu okuyuculara sormak lâzım, okudukları güzel mi onlar için? Kalbime dokunan ne varsa paylaşıyorum. Ortaya çıkan güzel midir? Görenlere sormak lâzım!

Sitenin kurulmasının bir perde arkası var mı?

-Az evvel bundan bahsetmiş olduk aslında. Site niyetim hiç yoktu, teknoloji ve bilgisayarla gerçekten hiç aram yok. Ancak arkadaşım bu işlerle pek ilgili 🙂 Hatta site kurulumu için yardımcı olan kişiyi de aynı arkadaşım vasıtasıyla bulduk. Allah razı olsun hiçbir ücretlendirme de yapmadı. İçeriklerden bahsedince çok faydalı hayırlı bir iş olarak gördü. Madem öyle güzelliğe ve hayra ortak olalım, dedi. İnanın koşulsuz iyilik yapmak isteyen birilerini görmek de ayrı mutlu etti beni. Tekrar Allah razı olsun diyorum. Allah yolu açmış herhalde!

Normalde halkımız okumaktan çok izlemeyi seviyor, site yerine You Tube kanalı açmayı düşündünüz mü?

-Başka türlü bir yaşam edinmiş olsaydım ki iyi ki öyle değil, fakat olsaydı çok iyi bir youtuber olurdum galiba 😀 Muhabbeti severim genel olarak. Şimdi tefsir dersleri yapıyoruz yeniden, onları da video olarak değil ses dosyası formunda kalıcı hâle getirip hanımlarla paylaşıyoruz. Aslında video çekmek çok keyifli olur, izleyicisi de olurdu gibi geliyor.

Fakat İslamî hassasiyetlerle baktığım zaman, henüz çok genç yaşlardayız. You Tube yol geçen hanı. Oraya her türden insan ulaşabileceği için siteyi kendi nefsim adına daha muhafazalı buluyorum. Sadece yazdığım konularla ilgisi olan bakar. İnsanların ne niyetle izleyeceklerini bilemem. İyi işler yapmaya çalışırken günaha girmek istemiyorum. Görüntü daha riskli. O yüzden mümkün mertebe görüntümü geri planda bırakıp kelimeleri öne alarak hareket etmeye çalışıyorum. İnsanlar kesinlikle izlemeyi daha çok seviyor. Buna rağmen hayli yaşlı okuyucularım da var. Hatta bana kızıyorlar: Allah aşkına biraz kısa yaz! diye 😀 Söz verdim, özet yazılar da yazacağım. En azından şu an için video fikrim yok belki çok ileriki yaşlarda. Sadece ses ile You Tube’da bulunur muyum? İçime sinmiyor tam olarak. Şüphe vereni bırak, dediği için Peygamberimiz, bırakıyorum burada.

Yaptığınız işlerin (Kur’an’ı Kerim eğitimi, tefsir dersleri, sohbetler) herkesten çok size faydası olduğunu düşünüyorum çünkü bir konu hakkında 10 öğrenilip 1 aktarılır, bu konuda sizin düşünceniz nedir?

-Kesinlikle en çok yapana faydası var. Yeniden tefsir derslerine başladık, bir yıldır ara vermiştim. Dört- beş yıldır tefsir çalışıyorum farklı kaynaklardan, defalarca okuyorum. Fakat bir sûreye çalışırken yepyeni bir detay, güzellikle mest oluyorum. Kur’an’a bir kez daha hayran oluyorum. Okudukça yenileniyor sanki. Bir kitabı en fazla kaç kere okuyabiliriz? Mutlaka insan sıkılır. Ancak Kur’an hep taptaze. Hep yeni bir derinlik gözüküyor. Çok şükür ediyorum Allah’a, beni böyle işlerle meşgul ettiği için. En çok kalbime faydası oluyor. İyilik de böyledir, önce yapanı iyi eder. Kalbimizi hafifletir. O yüzden hep söylüyorum: Teşekkür etmenize gerek yok, istifade eden önce kendimim.

Bir büyüğüm demişti ki: Zaman yaşlandıkça Kur’an gençleşir. Siz konuşurken o aklıma geldi.

-Ah, çok güzelmiş!

İnsanlara kendinizi kendi pencerenizden gösterdiğinizde insanların hayatlarına dokunuyorsunuz, bu konuda hisleriniz ve beklentileriniz neler ?

-Soru çok güzel. Böyle mi oluyor gerçekten, öyleyse ne güzel. Konuşmanın başında bahsetmiştim. Hayatta birçok alanda üretmeyi seviyorum. Her biri farklı pencereler. Yaşamın içindeki pencereleri de evlerdeki pencereleri de çok severim yılladır. Yeni bir şehre, eve gitsem hemen pencereyi açmak isterim. Acaba nereyi görebilirim? Hatta pencerenin duvara, yere düşen gölgesi bile içimi kımıldatır. Hani Yunus Emre söylüyor: Bu dünya bir pencere/ Her gelen bakar gider.

Aynı pencereden bakmamıza rağmen çoğu zaman farklı açılar görürüz. Dilâranın Penceresi’nde hayatın farklı alanlarına dair pencereler açtım. Karşımdaki hangisinden girmek isterse istesin ortak bir iyilikte ve güzellikte buluşabilmeyi umdum. Arzum bu: Hayata farklı açılardan bakıyor olabiliriz, beklentilerimiz başka olabilir. Fakat birbirimizi ezmeden hırpalamadan ortak bir iyilik paydasında buluşmamız lazım.

Bu da İslam ile mümkün. Hayatında İslam olmasa dahi insani özelliklerini koruyan kim varsa ilk düsturu zarar vermemek olacaktır; insana, hayvana, eşyaya. Pencerelerimi açtım, iyilik ve güzellikte buluşmak için. Okuyucu yazıları sıkılmadan okuyor, fayda buluyorsa kâfi 🙂 Kimseden bir beklentim yok, ümidim var.

Diğer insanlardan farklı bir çalışma anlayışınızın (yoğunluk) olduğunu gözlemiyoruz, sizi farklı kılan şeyler neler ? Ve bunu nasıl başarıyorsunuz?

İnsanlar yeni bir işe başlamak için daima boş vakit bekler. Oysa dünya hayatında böyle bir boşluk olduğuna inanmıyorum. Her yaşın ve konumun kendi içinde meşguliyeti var. Öğrenci okulun bitmesini beklese sonra iş var. Bekarken düzen oturtamayana evlenince iki katı bir yoğunluk var nimetiyle beraber. Evli kişi şimdi yoğunum dese ilerde çocuk var. Mesele mevcut vakti bereketlendirmektir. Bütün dünya nimetlerinin Allah’ın verdiği oyuncaklar olduğunu düşünüyorum. Eş, iş, çocuk, aile, para hepsi dahil. Her biri geri alınmak üzere verilmiş oyuncaklar. Kabirde tek başımıza kalacağız. Oyuncak uğruna hakikati kaçırmak çok büyük bir ahmaklık ve insanın hem kendisine hem sevdiklerine zarar getirecek bir durum.

Kendime, her şeyin bir oyuncak olduğunu hatırlatıyorum sık sık ve diyorum ki: Neden oyuncaklarla oynarken hakikate yatırım yapmayayım ki? Manyak mıyım? Her an ölmek üzere yaşıyoruz. Ölüm anımda iyi gelmeyecek her şeyden uzak durmak istiyorum. Elbette yüzde yüz başaramıyorum. Ancak sürekli yeniden deniyorum. Yeni bir iş teklif edildiğinde faydalı bir durumsa, denemeden hayır dememeye gayret ediyorum. Baktığım zaman şu an evet hiç vaktim yok ancak Rabbime vaktimin bereketlenmesi için dua ediyorum, hayırlı işleri denemeden reddetmeyi uygun bulmuyorum. En azından dene!

Diyorsunuz ki uygun zamanı bekleme, oluşturmaya gayret et.

Kesinlikle! Mesela uzun süredir yemek vaktimi çok kısa tutuyorum. Yürürken bir taraftan dinlemek, vakti hesap etmek.. İnsanın yattıkça yatası gelir, çalıştıkça çalışası. Dolu işlerle kendimizi meşgul edersek, boş işler huzursuz etmeye başlar. Ancak televizyon/ bilgisayar karşısında keyfi 3-5 saat geçiriyorsak alışkanlığa dönmüş demektir. Boş alışkanlıklar edinmemek için çaba sarf ediyorum. Yoksa kendimi bıraksam elbette bir insanım gevşemek çok kolay. Motivasyonum: Ölecek olmam. Güzel bir ölüm arzu ediyorum. Ayrıca boşluk vesveseye kapı aralar, mâzi hep hatıra gelir. Oysa önümüze bakmak lazım. Olan oldu biten bitti, bugün yapmamız gereken nedir?

En son başınıza gelen, sizi en çok mutlu eden şeyi özel değilse bizimle paylaşır mısınız?

-Mutlu eden.. Kar sanırım, bir de birkaç öğrencim sadece beni mutlu etmek için ödev yaptığını söylemişti geçen. Yani sevindiğim o an içimi mütebessim kılan anlar oluyor. Fakat o kadar. Şöyle bir kıssa vardır: İmam-ı Azam’dı sanırım, birkaç misafiri ile otururken yanılmıyorsam bir yangın haberi gelir mallarını kaybetmiştir büyük oranda. O dinler, elini kalbine koyar ve sadece Elhamdülillah der. Bir müddet sonra yeni bir haber gelir. Bu kez ciddi bir kazanç haberidir. Yine elini kalbine koyar ve sadece Elhamdülillah der. Surat ifadesi iki durumda da değişmiyor. Yanındakiler soruyor: İyi habere de kötü habere de aynı hâl ile hamd ettiniz, neden? Cevap veriyor: Kaybedince isyanım var mı diye baktım kalbime, yoktu, hamd ettim. Kazanınca dünyaya sevgim arttı mı diye baktım kalbime, artmamıştı, hamd ettim.

Her şeyin bir oyuncak olduğunu, her insanın gidebilir olduğunu, hayatta gerçekten her şeyin insan için olduğunu kabullenince duygular sakinleşiyor. Dünya şaşasını kaybediyor. Sevinçler: Aa çok güzel, peki; hüzünler: Bu da olabilir,peki; formuna dönünce dinginlik merhaba diyor. En son neye çok çok çok sevindim? Bilmiyorum. Genel olarak küçük şeyler beni zaten mutlu eder. Çiçek açar sevinirim, çocuk güler sevinirim. Biri naneli şeker almışsa Allaaah! Zıplayabilirim bile! İçten bir dua almaktan daha mutluluk verici bir şeyse bilmiyorum. Mutluluk, mutlu etmekle kaim sanki.

Haşa Allah’ın yok olduğuna kendini inandırmış kişiler bile neden hep kendine tapılacak bir varlık buluyor. Bu sizce varoluştan gelen bir şey mi ? Bir sohbetinizde demiştiniz: Kim neyi Allah’tan çok severse o onun ilahı olur, diye; oradan esinlenerek sormak istedik.

-Evet, doğru. Yaratılışta insanın fıtratına inanma arzusu ve ihtiyacı yerleştirilmiştir. İnanmak istemese bile kimse ruhunu, benliğini yok edemez. Kötülükle lekeleyebilir, kötü yolu seçebilir bu durumda kötülüğe dair inanç besler. Allah’a inanan ise inanılacak en şerefli merciiye inanmış olur. Güzelleşir, iyileşir, fıtratına özüne döner.

Peki sizin Allah’ın varlığına kanıtınız nedir? Şu yüzden inanıyorum, dediğiniz bir konu var mı?

-Küçükken anne ve babamdan uzakta kalmam gereken çok uzun seneler oldu. Babaannemle büyüdüm, o hep namaz kılardı, oradan bir Allah tasavvuru oluştu ilk olarak. Bizi bir yaratan var. Sanıyorum 9 yaşındayken bir kitap okumuştum, orada diyordu ki: Hz. Muhammed (s.a.v) Allah’ın en sevdiği kuldur, O çok acı çekmiştir. Allah bir kulu ne kadar severse o kadar sınava sokar, kulun sevgisini dener.

O günkü aklımla neyi nasıl kavradım bilmiyorum ancak o günden sonra, başıma ne isabet etse ”Şimdi Allah beni daha çok seviyor demek ki.” dedim. Ağlarken çok sık tekrar ettiğim bir cümledir çocukluğum boyunca. O’nu kendime, yine O’nun yardımıyla veli ve dost edindim. Allah’a inanmamayı hiç düşünmedim. O beni ayakta tutan yegane unsur olmuştu. Belki de yalnızlık imanımı besleyen kaynaktı. Dünya nazarında pek çok  yokluk yaşansa da kulluk bağlamında bir ikram olduğunu düşündüm. İnanmamak.. İnsan dostuna nasıl inanmaz ki? Elimin olmadığına nasıl inanmam ki?

Allah’ı sevdiğimiz için mi, korktuğumuz için mi kul olmalıyız?

-Hepsinden evvel bizi var ettiği için kul olmalıyız. Kulluğumuzu beslerken korku ve sevgi dengeli iki unsur olmalı. Nasıl ki arkadaşım beni zaten seviyor diye ona saygısızlık ölçüsüzlük edemezsem, Allah’ın da sevgisine ve ya aramızdaki sevgi bağına güvenip saçmalamamak lazım. Zaten gerçek sevgi sadakati, emeği ve dikkati beraberinde getirir. Kalbi, sevgi eylemini yaratan Allah iken elbette en çok onu sevmeli. Öyle ki O’nun sevgisi yanıltmaz, yarı yolda bırakmaz, dönüştürür ve iyileştirir. Ancak kulluk amacımızı kaybeder de hayvanlar gibi yaşarsak bunun da bir hesabı var. Kul daima korku ve ümit arasında olmalı. Hep cenneti ümit edeceğiz ama azaptan da korkacağız ki işlerimiz güzel olsun. Ömrümüz anlamlı olsun.

Sizi tanıyan insanlar sizin inşallah cennetlik olduğunuzu düşünüyor. Sizce bunun temel nedeni nedir? Ve bu düşünce sizi rahatsız ediyor mu ?

– Öyle mi düşünüyorlar? Öyle ise Bu düşünce hem rahatsız ediyor hem ümitlendiriyor. Şöyle ki bir kul öldüğünde gerçek müminler onun imanına şahitlik eder arkasından doğruluğuyla iyilikleriyle imanıyla anarsa inşaallah o kul gerçekten böyledir, diye ümit ediyoruz. Hayatımda mümin olduğuna inandığım kardeşlerim var. Onların beni inşaallah hayırla anacak olmasına seviniyorum. Ahirete dair ümitleniyorum. Asla cennetlik olduğumu düşünmüyorum. Sadece ümit ediyorum: O’nun beni her durumda koruyacağına incitmeyeceğine çok inanıyorum. Velim çünkü. Ancak rahmetine güvenip gevşeyemem. Ölüm ânımdam çok korkuyorum. Çok üzüldüğüm bir olayda diyorum ki: Belki de şu keder ölüm anıma bir hafifliltir? Hamd ediyorum o zaman üzülmüş olmama.

İnsanlar neden çok iş yaptığımı, cennetlik olduğumu düşünüyor? Çünkü genel bağlamda tembellik hakim. Biraz iş yapan birini görünce çok geliyor. Oysa İmam Gazali’yi İmam Nevevi’yi sahabeleri okuyunca, hiç de bir şey yapmadığımı çok net görüyorum. O insanlar kısa zamanlarda büyük işler yapmışlar. Şimdi insanlar hiçbir şey yapmadıkları için hâlimiz çok geliyor, oysa değil. Maalesef büyük günahlar yaygın olduğu içinde kusurlarımız küçük geliyor. Oysa büyük günah olarak, günahı küçük görmek kişiye yeter.

Şimdi biraz daha kişisel sorulara geçiyorum. Dönüm noktam dediğiniz bir olay, gün ve şahsiyet var mı?

-Üçü de var. Tesettür en büyük dönüm noktam, olaylar buradan sonra gelişti. Tesettür olmasa başka türlü bir yaşamın içinde olurdum. İyi ki örtü hayatıma girdi. Ne yaparsam tam olsun isterim. Tesettürle dinimi bütün olarak yaşamaya karar vermiştim. Kalbim yola çıktı.

Gün, iki yıl öncesine kadar babama hâlâ inanma arzum vardı. İnsan küçükken neden sevilemediğini düşünüyor. Ebeveyniniz sizi terk ettiğinde sevilmeye layık olmadığınıza inanıyorsunuz. Bu da tüm yaşamı, güven duygusunu etkiliyor. Yıllarca tamir etmeniz gerekiyor. Ancak anladım ki mesele onun kalbiyle ilgili ve değiştiremem. Bunu anladığım bir gün oldu. Kendimde kusur aramayı bıraktım. Kalbim hafifledi.

Bir de insan, var evet. Öyle ki o eski dostumu birini öldürürken görsem, ben öldürmedim dese sahneye değil ona itibar ederdim. Beslediğim güveni böyle tarif edeyim. Buna karşın; niyetimden, kalbimden şüphe ettiği bir durum oldu. Belki kendince haklı sebeplerle olmayacak bir üslup ve tavırla hayatımdaki yeri tümüyle sona erdi. Yollar ayrılabilir, ancak onca yılın hukuku saygılı bir vedayı hak etmez mi? İnsan, solan çiçeğini çöpe, ölen kuşunu öteye atmaya haya etmez mi? O vaktiyle açmıştı, ötmüştü, hiç mi iyi bir hâli yoktu? İnsan, hiç sormaz mı kendisine, gidişin de vefalısı gerekmiyor muydu, diye?  Halbuki  ayıbı ve kusuru kendimden beklerdim, karşıdan asla. En iyi bildiğim dersiniz ama sonra yabancı olur ya, öyle. Fakat anladım ki dostum gerçekten sadece Allah’tır. Rasullullah’ın sevdiğini ölçülü sev düşmanın olabilir, demesini de o gün bildim, neymiş. Kimseyi düşman edinmiş değilim, sadece kimse için ‘‘asla o yapmaz” diye bir durum yokmuş dünyada. Kızgın da değilim; acı olan kötülük değil, zarar ummadığınız kalpten gelen hasar. Bu sonla güzel bir hakikat daha öğrendim. Kalbim  taştı, suları çekildi lâkin nihayet anladı. 

Acaba, dünyanın en kötü insanı bensem bile, iyi olan doğru olan tarafın zarar vermemesi gerekmez mi? Rasullullah muhatabının neyi hak ettiğine değil, kendi kalitesine göre konuşurmuş ya hep. Diyelim ki en beter insanım ben şu yeryüzünde, kendisinde olduğuna inandığım iyiliği korumasını dilerdim. Hüznüm bunadır. Zarara zarar ile karşılık vermek yoktur. Allah herkese selamet versin. İyilik güzellik versin. Aksiyle anmak bizde yoktur. Dilerim ki hakikat tüm kalplere aşikar olsun yeryüzünde. Elbet olacak mahşer yerinde; dileğim, ölmeden uyanmamızdır. Bir pencere bakmaya, bir pencere duymaya, bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi! 

Peki biraz ortamın havasını değiştirelim 🙂 Daha kısa sorulara geçelim. En sevdiğiniz film nedir?

-Barfii! Basit bir film gibi gelebilir ancak film boyu sokak lambası sahneleri döner. Barfi ile ortak bir yanımız var, direk düşerken elimi bırakan çok insan oldu. Filmin sonuyla ömrümün sonu benzer mi, bilmiyorum, kısmet.

En beğendiğiniz kitap?

Elbette Kur’an 🙂 Kur’an dışında soruyorsanız; Dil Belası, İmam Nevevi Hadislerle İlim ve Hikmet (eserin müellifi  İbn Recep el Hanbeli). Roman derseniz Çalıkuşu, Jane Eyre. Çok var seçmem güç, ancak Çalıkuşu’ndaki Feride’nin bende ayrı bir yeri vardır. Genç Werther’in Acıları’nı da sevmiştim. Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine/ Arthur Schopenhauer harika bir kitaptı. Ah Hatırlı Satırlar’ı ise herkese hediye etmek ıstiyorum, Ibnül Cevzinin kitabıydı. Bir de Simyacı, güzeldir.

En sevdiğiniz yazar?

Fatma Barbarosoğlu’nu severim, Tolstoy. En sevdiğim dediğim bir yazar yok galiba. Fakat Mustafa Kutlu’yu okumayı özlerim. Vakti gelmiş, derim. Gazali, Ataullah İskenderi, Rilke, Rimbaud, Füruğ, Oruç Aruoba, Ahmet Murat, Halide Edip, Halil Cibran.. Daha aklıma gelmeyen pek çok kalemi severim. Isim hafızam çok kötü malesef.

Üstad olarak gördüğünüz biri var mı?

İbnül Cevzi’yi çok sevdim, tanıdıkça, ona benzemek isterdim sanırım. Nurullah Genç yine güzel bir isim. Fakat yine ”en” dediğim bir isim yok sanırım.

Biriyle oturup sohbet etme imkanınız olsa kim olurdu?

Rasullullah sallahu aleyhi ve sellem. Çok isterdim.

Sahabeden biri olsa?

Hz. Ömer

Hanım sahabelerden?

Hz. Hatice ile isterdim konuşmak.

Peki sahabe haricinde kimin konuşmak istersiniz şu an yaşayan?

Elhamdulillah çok güzel arkadaşlarım var oturup konuşabileceğim, büyüklerim var. Ah ama Nouman Ali Khan ile çok isterdim sohbet etmek. Cennette mümkün olur zannediyorum 🙂

Peygamberimizin (s.a.v) bir huyu/ ahlakı size geçecek olsa hangisi olsun isterdiniz?

Nefsim için hiç kızmamak isterdim. O’nun gibi kalben bunu sağlamak isterdim. Bir de affedebilmek, unutabilmek isterdim. Kimseye kin tutmam asla nefret değil. Ancak çok kıymet vermişsem ve parçalanmışsa uzaklaşmak yolumdur. Sanırım olmamış gibi yapamayacağım noktalar var.

Çay mı kahve mi?

Çay!

Şekerli mi şekersiz mi?

Şekersiz.

Gece mi gündüz mü?

Gece.

Neden gündüz değil.

Çok uykuyu sevmem, geceyi daha bereketli buluyorum kendime vakit ayırma anlamında. Fakat en sevdiğim anları sorarsanız sabaha karşı ve akşam üzeri.. Çünkü gölgeler ve ışık o vakitler beni mest eder.

Konuşmak mı yazmak mı?

Değişir ama illa tercih yapmam lazımsa yazmak sanırım.

Anlatmak mı dinlemek mi?

Dinlemek isterim, varsa dinlenmeye değer kelimeler.

Takip ettiğiniz bir spor var mı?

Yok şu anda.

Takım tutuyor musunuz?

Yok ama futbol severim izlemeyi de (güzel bir maçsa) oynamayı da.

Fobiniz var mı?

Arka Sokaklar’ı bile izleyemem 😀 korku filmlerinden çok korkarım en komik olanları bile izleyemem. Onun dışında bir fobim yok.

Hobileriniz neler?

Yürümek, çocuklarla uzun vakitler geçirmek, solan çiçekleri kurutmak, insanlara ummadıkları anlarda hediyeler götürmek. Hobi denir mi, bilemedim ama mezarlığa gitmek, severim bunları.

Şimdi ben size özneyi vereceğim, cümleyi siz devam ettireceksiniz. Başlıyorum:

Allah?

Her şeydir.

Rasulullah?

Örneğimizdir.

Hayatımda?

Yalan olamaz.

İnanıyorum ki?

Her şey çok güzel olacak.

Hani bir söz vardı ya?

Herkesten her şeyi bekle.

Şimdi instagramdan gelen soruları soracağız: Çok sakin gözüküyorsunuz, bunu nasıl başardınız?

Sakinlikten kasıt daha dingin bir hâl ise kabullenmek ile oldu. Yeni kazandığım bir özellik. Hayatı, olanları kabullenince ve herkesten her şeyi bekleyince gerilecek bir durum olmuyor. Bizi hayrete düşüren sinirlendiren, beklememek. Artık bekliyorum. İnsan, beşer, şaşar. Bıçak, herkesin eline geçebilir. Biz saplayan olmamak için gayret edelim.

Pencerenizi açmak zor bir karar değil miydi? Nasıl karar verdiniz?

Penceremi açtım, şunu göstermek istedim: Canıma okunsa da iyiliğe ve sevgiye hâlâ inanıyorum, sen de inan.  Ayrıca yazmak çok iyileştirici. Kelimelerin tesirine inanıyorum. Umudunu kaybeden insanları umut tohumları ekmek istiyorum. Kur’an ile tanıştırmak esas şifa kaynağını ulaştıran köprü olmak istiyorum.

Her an her durumda hak üzere kalabilmek zor, cebimize ne koysak da hiç unutmasak?

Her an ama her an ölebileceğimizi hep hatırlamalı. Şu an ölsem yaptığım işe devam ediyor olur muyum? Bu kıyafet ile mi ölmek isterim? Ağzımdan çıkan son sözler şu an söylediklerim mi olsun isterim? Cebimde, her an ölecek olduğumu taşımaya çalışıyorum.

Kendinizi bir alanda geliştirme imkanınız olsa siyer, fıkıh vb hangisi olurdu?

Fıkıh olurdu.

Öğretmen adaylarına tavsiyeniz var mıdır?

Çocukları sevmiyorlarsa öğretmen olmasınlar. Severken ölçüyü ve disiplini de elden bırakmasınlar. Denge denge denge. Çocuklara kendi hayatımızdaki olumsuzlukları yansıtma hakkımız asla yok. Bunu da unutmamalı.

Kötü ve sinir bozucu olaylar sinirleri yıpratıyor mu, güçlendiriyor mu?

Önce yıpratıyor 🙂 sonra güçlendiriyor. Kabullenmek, şaşkınlığı ve kızgınlığı bitiriyor.

Hiç kitap çıkartmayı düşündünüz mü? Bir hayaliniz var mı?

Şu an böyle bir hedefim yok, kırk yaşımda belki duygularım daha olgunlaşmışken kendiliğinden oluşur. İnsanın konuşmaktan çok dinlemeye yazmaktan çok okumaya ihtiyacı var. Hayalim.. Kocaman bir binam olsa, çocukları doldurabileceğim, koca da bir bahçe 🙂 Güzel olurdu galiba.

Son olarak, elinizde bir mikrofon olsa, ne söylemek isterdiniz dünyaya?

-Allah’a koşulsuzca, hiçbir ortak koşmadan kul olun. Rasullullah’ı (s.a.v) tanıyın, O’nun yolunu tutun. Kur’an can suyunuz olsun.

Sevmekten vazgeçmeyin. Kalbinize en cılız hâliyle bırakılsa bile o ateşi besleyin. Herkes mutlu bir evden, dikensiz yollardan gelmiyor. Ancak kalbimizde minicik bir kıvılcım, tomurcuklu bir çiçek var. Benimkini babaannem ekmiştir. Çiçekten orman, ateşten umman yapmak elimizde. Sevgi her şeyi iyileştirir. Öfke, kin, nefret kimseye fayda vermez. Zarar veren önce kendisine verir. Kötülük yapan önce kendi kalbine yapar. O hâlde bize yapılan kötülüklere değil, yapabileceğimiz iyiliklere odaklanalım. Kızmayalım; neden oldu, nasıl oldu, demeyi bırakalım. Olanlar ne öğretiyor, ona bakalım. Kötülük, kötülükle iyileştirilmez. İyiliğin kadrini bilecek olan zaten zarar vermez. Bazen olur, gemimizin ortasına bir delik açarlar. Mümkünse gemi batınca deliği açanı da karaya çıkaralım.

Ben Dilâra, daima baştan başlamaktan ibaret biri,

sevmeyi çok seven, suları yakıp duran ateşe su vermekten korkmayan biri. 

 

Yorum yap