Senin de Benim de Beklediğimiz

Senin de Benim de Beklediğimiz

Gece uyumadan önce, her zaman koyduğumuz yere; saatimizi, yüzüğümüzü, varsa tokamızı bırakınca gözüm takılır, düşünürüm. Üst üste yığılmış notlar ve kitaplar, sabah giyilmek üzere çıkarılmış şu ceket, yerde duran terlikler. Gece içerim diye baş ucuma koyduğum suya, bakarım. Pencerenin kenarından gözüken, yıllar yılı sohbet hukukumuz olan sokak lambasına bakarım. Sandalyemin kenarından sarkan örtüye ve seccadeye. Mutfaktan çıkarken sabaha kolaylık olsun diye temiz bıraktığım çaydanlığa, bakarım.

Bir   sabah, onların hepsi devam etmem için orada dururken, uyanamadığım bir sabah, her şey öylece ardımda kalacak. Eksik bulduğum ne varsa, o an lâzım olmayacak. Randevular artık ehemmiyetsiz ve ertelenen hayırlı işler için vakit şimdi çok geç. İnsanın iki düğünü olur, derdi babanem. Cenazeye, düğün derdi. Öldü demezdi de ”göçtü” derdi. Asıl evine göçtü.

Eğer ölüm, yıllar boyunca göçmeyi beklediğimiz esas memleket olursa gönlümüzde, kim varmak istemez ki?

Ölümü, ilk arzuladığımda tam 9 yaşındaydım. Her zerremle, ölüp gitmeyi. Ölmedim bir çocuk olarak, gençlik değilse de bir çocukluk ölümü saklı kaldı bende. Fakat bir yerlerime kan gitmedi. Uyuştu, üşüdü. Hele bir sabah, o sabah, çaresizliğin tadını ezber ettiğimde burnumun ucu ne çok üşüdü. Öyle ki hâlâ ısınmaz.

Sonra, ölüm fikri hiç uzağa gitmedi. Tam şuramda taşıdım onu. Ölümü her gün düşünmek, yaşama küskün olduğumu düşündürmesin, aksine, yaşamayı her şeyiyle sevdim. Ölümü yakın bilmek, insanın kaba yanlarını ehlileştiren, mesele edilen pek çok hadiseyi küçülten; insana daima devam etme kuvveti ve becerisi veren bir hâl. Kuvvetim, ölecek olmamdır. Tesellim, ölecek olmamdır. Devam edişim, ölmeye inancımdan, burada bâki olmadığımı mıh gibi taşımamdandır. Sevinçlerimin coşkusunu, sonlu olmalarıyla yıkayıp kurutunca, hiçbir neşe ve kazancın insanı sarhoş edememesi için ölümle göz göze bakmanın şartını anladım. Bu şartı kabul ettim. Bu şartı, sevdim. Ölümü, sevdim. Seviyorum.

Kalabalık ve güzel sofralarda, gülerken ağız dolusunca ”Lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü hatırla.”

Yeni doğan yavrunun mis kokusunda, beklenenlere kavuşulduğunda, annenin dizinde, babanın gölgesinde; daima ölümü gör ve selâmla. Ona küsme, ona sövme, onu yok bilme ve kaçma ondan. Konuş, dinle, büyük bir kabulle bekle. Beklemesen de gelecek olanı, kendinde olarak; kendinin farkına vararak bekle. Bu bekleyiş, yaşamın tatlı anlarını zehir etmek için değildir. Bu bekleyiş, ne saadetin ne kederin bâki olmadığını sana da bana da hatırlatmak içindir.

Sesler birbirine geçmişken okunan selâlarda; bir gün senin selân okunacağını hatırla. Bu da yetmez, yetmiyor. Ömrün varsa; annenin, babanın, varsa eşinin evladının, torununun.. her bir sevdiğinin selâsını duyacağını, toprağı onların yüzünde göreceğini hatırla. Bütün bu hatırlamaklar seni de beni de delirtmek için değil. Büyük bir vedâ üzere yaşadığımızı bilmek, buna göre yaşayabilmek içindir. Biz, sevdiklerimizin yüzüne ölümleriyle beraber bakarız. Bunu unutma.

Yine de, taşısan da onu şuranda, ölüm gelip de bedenleri ceset edince ve soğuyunca sevdiğin, ısındığın o yüzün elleri soğuyunca; üşürsün, üşürüm. Sonra bir mezar taşına baka baka için ısınarak konuşmaya başlarız. Dualar kuvvetlenir, göçmek şimdi daha sevimlidir. Çünkü evine, senden evvel senden bir parça varmış beklemektedir.

Ne olur, evini hazırla.

Yorum yap